Bir sohbetinde şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ insanı kalp ve bedenden meydana gelen bir varlık olarak yaratmİştır. Bedenin ve kalbin kemale ermesi, Peygamber Efendimiz'e tabi olmakla olur.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v) vesile olmadan kemalat/manevi olgunluk meydana gelmez. Allah Teâlâ'nın âdeti böyledir. Ashâb-ı kirâm efendilerimiz, bu kemalatı Resûlullah Efendimiz'den (s.a.v) almİştır. Tâbiin ise bunu, onlar vasıtasıyla almİşlardır.
Şu halde herkesin zâhiri ve bâtinî kemalatı ancak Resûlullah Efendimiz (s.a.v) aracılığıyla olmaktadır. Bütün bu manevi olgunluklara/kemalata kavuşmanın yolu, Allah teâlâ'ya muhabbet ile meydana gelir. Bu muhabbetin ele geçmesi ise Allah'ın Resûlü'ne (s.a.v) tâbi olmakla zuhur eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de,
'De ki. "Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağİşlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir'(Âl-i imrân 3/31) buyrulmuştur.
O halde Hz. Resûlullah'a tâbi olmaktan başka bu kemalata kavuşmanın yolu yoktur. Tâbi olmak ise iki kısımdır: Biri zâhiren, diğeri bâtınen tâbi olmaktır. Zâhiren tâbi olmak âlimlerin yazdıkları bilgilere uymakla olur. Âlimler Resûlullah'ın emirlerini, sözlerini ve işlerini noksansız ve ilavesiz aynen yazmİşlar ve zapt etmişlerdir. Bunlar fıkıh, hadis ve tefsir ilminde bildirilmiştir. Bâtınî olarak tâbi olmak ise Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) beğendığı işleri yapmak, hallerde ve ahlâkta kendisine tâbi olmaktır.
Bunların bir kısmını ulema beyan etmiştir. Lakin tamamını beyan etmeye kelimeler ve ibareler yeterli değildir. Ancak bunlar, bâtınî mana ile anlaşılabilir. Bu işle de mürşid-i kâmil olan zatlar vazifelidir.
Muhabbet denilen mesele, kesbi değildir. çalışmakla elde edilmez. Allah vergisidir; vehbîdir. Kul ile Rabb'i arasında olan muamele (yani muhabbet) henüz sütten kesilmiş masum bir çocuk ile annesi arasında olan muamele gibi olmalıdır. Masum çocuk annesini kaybetmiştir; oturur ağlar. 'Annemi isterim' der. Annenin ismi nedir oğul dediklerinde, o isimle ilgilenmez bile. Yine, 'Annemi isterim' diye ağlar. Annenin evi nerededir dediklerinde, yine alaka göstermez. 'Annemi bana bulun' der. İşte bu şekildeki çocuğu herkes korur ve ona yardımcı olmak ister.
Allah Teâlâ insanın yüreğine ruh âleminden bir gönül, yani kalp yerleştirmiştir. Bu gönlün bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi temel özellikleri vardır. Mesela bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle kendisini yaratanı bilmek, O'nu sevmek, rızasına kavuşmayı arzu etmek lazım gelir. Onun için de Resûlullah'a (s.a.v) her bakımdan tâbi olmak gerekir. O'ndan başka her şeyden alakayı kalben kesmek, bu geçici dünyadan kalp huzuru içinde vakti Allah Teâlâ'ya ibadetle geçirmek ve Allah Teâlâ'nın rızasına uygun şekilde konuşmak yaraşır.
Böyle bir gönüle sahip olmayan kimse, insan sûretinde bir mahlûktur. Böyle bir saadetten mahrum olan kimse, kesinlikle hastadır. Bunun ilacı ise, gafletten uyanıp pişman olmaktır. Af ve mağfiret etmesi için Allah Teâlâ'ya yalvarmaktır. Bu yolda muvaffak olmasını, kabulünü ve yardımını istemek, üzerinde bulunan Allah Teâlâ'nın ve kullarının haklarını ödemek, hak sahiplerini razı etmek, bu gönüle sahip olan kişiye düşen çok önemli bir vazifedir.
Eğer kişi, o anda bu hakları ödeme gücüne sahip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kati olarak karar vermelidir. Sünnet-i seniyyeye uyup, işlerinde azimetlere (takvaya uygun şeylere) sarılmalı, bid'at ve ruhsatlardan sakınmalıdır. Her işinde ve her halinde Resûl-i Ekrem'e (s.a.v) ve onun ashâb-ı kirâmına tâbi olmalıdır."
(Yar İle Şimdi, Dr.Ahmet Çağıl, Semerkand Yayınları)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder