Saâdet yolcusu, insan vücûdunun aslını teşkil eden şu dört âzaya çok dikkat et:
GÖZ: Din ve dünya işlerinin yerinde olması kalbin
— Kim gözüne sâhip olmazsa, onun yanında kalbin kıymeti yok demektir.
DİL: İnsanm bütün gayretlerinin semeresi dilde topludur. Yapılan ibâdetlerin, iyiliklerin bir anda hebâ olması onun elindedir. Öyle ki yapacağı gıybet v.s. gibi insanî olmayan kötü hareketlerle bir senelik, hattâ beş-on senelik ibâdetinin birden mahvolmasına sebep olur. Bunun için denir ki:
— Uzun müddet hapsedilmeğe dilden daha lâyık birşey yoktur.
Gerçekten o, ağızda hapsedilmelidir.
Yûnus — selâm üzerine olsun — zamanının yedi âbid'inden biri der ki:
- Dili uzun müddet konuşmaktan men'etmek kadar faziletli bir şey yoktur. Onu kötü şeyler söylemekten kalbi de fâsid düşüncelerden korumalıdır.
Ey insan, zararlı sözler konuşmakta iken sarfettiğin nefesleri düşün. Eğer bu sözler yerine, (Allahım, beni afvet.) deseydin, o anda sarfettiğin nefeslerin daha aziz olur, Allah seni affeder, böylece büyük bir kazanç sağlardın. ( Kâinatta Allah'tan başka tasarruf sâhibi yoktur.) deseydin, aklının almayacağı derecede sevap kazanmış olurdun. (Allahım, senden sıhhat ve âfiyetler dilerim.) deseydin, belki Allah bu isteğine icâbet eder, dünya ve âhiret sıkıntılarından kurtulurdun. Bu kadar faydalı şeyleri bırakıp da, en azıdan kıyâmet günü tekdir edilmene, sorguya çekilmene hattâ hapsedilmene se.bep olacak lüzumsuz şeylerle kıymetli vakitlerini öldürmek BÜYÜK ALDANIŞ olmaz mı? Bak ne güzel söylerler :
- Dilin lüzumsuz bir şey konuşmağa teşebbüs eder ise hemen sustur, Allah'ı an.
MİDE: Ey saâdet yolcusu! Senin gâyen ibâdettir. Allah'a lâyık kul olmaktır. Gıdalar amellerin tohumudur. Tohum kötü olursa mahsûl de kötü olur. Hattâ bâzan kötü tohum tarlayı bile bozar. İşe yaramaz hâle getirir. İmam Kerhî der ki:
— Oruç tuttuğun zaman akşam ne ile, kimin yanında iftar ettiğine ve kimin yemeğini yediğine dikkat et. Nice kişiler vardır ki yedikleri bir yemek onların kalbini çevirir. İbâdet edemezler. Nice kişiler vardır, yedikleri yemek yüzünden gece ibâdetinden mahrum kalırlar. Gene nice kişiler vardır ki gözlerinin bir bakışı onları Kur' anı okumaktan alıkor.
Ey insan! Eğer kalbin pâk, rabbına lâyık bir kul isen aldığın gıdalara dikkat eder, mideni gelişi güzel şeylerle doldurmaz, ihtiyaç miktarı yersin. Yemek hususunda edebi bırakır oburluğa kaçarsan bir hamal durumunda olursun. Zira inkâr edilemiyecek şekilde biliyor ve görüyoruz ki midesi her zaman dopdolu olan kimseler gereği gibi ibâdetlerini yapamıyorlar. Onlar için ibâdetin hiç bir zevki olmuyor. Bunun için derler ki:
- Çok yiyen, ibâdetten zevk alamaz. Îbâdetsiz insan nursuzdur. İbâdetin nûru, yapılan ibâdetten zevk almaktır.
İbrahim İbni Edhem anlatır:
Lübnan dağlarında yaşıyan âbidlerle konuştum.
Bana dediler ki:
— İnsanlar arasına döndüğünde şu dört şey'i öğütle:
1 — Çok yiyen, ibâdetten zevk alamaz,
2 — Çok uyuyan ömrünün bereketini göremez.
3 — İnsanların hoşnutluğunu ön plâna alan rabbini hoşnut edemez,
4 — Çok gıybet eden, mâlâyâni konuşan, dünyadan müslüman olarak göçmez.
Mutluluğun dört şey'e bağlı olduğu söylenir:
1- Çok yememek,
2- Çok konuşmamak,
3- Halkın kötü fiillerine karışmamak,
4- Gecelerini ihyâ etmek.
Bâzıları da, (açlık sermâyemizdir) derler. Bunun mânâsı şudur:
— Sıhhat - selâmet, ibâdet, ilim tahsili, hayırlı ameller, hâsılı mutluluğumuzu sağlıyan her şey az yemekle olur.
KALB: Bilindiği gibi kalb, bütün âzânın başıdır. O bozulursa bütün diğer âzâ bozulur. O düzelirse bütün âzâ düzelir. Çünkü kalb, bir ağacın gövdesi, diğer uzuvlar
ise dallarıdır. Dallar, gövde yardımıyle aldıkları besieyici maddelerle beslenirler, ona göre gelişirler, meyve verirler. Kalb, devlet başkanıdır. Diğer âzâ tebeadır. Devletin başı bozulursa tebea haydi haydi bozulur. Fakat baş doğru yolda olursa halk da doğru yolda bulunur. O halde tebea durumunda olan göz, dil ve midenin doğru yolda oluşu baş durumunda olan kalbin doğru yolda oluşuna delâlet eder. Tebea durumundaki bir uzuvda fâsidlik görülürse bu, kalbin fâsidliğine işârettir. O zaman diğer uzuvların da ıslah edilmesi ve huzura kavuşturulması için her türlü gayret sarfedilerek kalb ıslah edilmelidir.
Onun ıslahı güçtür. Kalbi ıslah etmek, onu kötü düşüncelerden korumak, zararlı fikirlere mahal olmaktan kurtarmak demektir. Halbuki fikirler çok kere kendiliğinden gelir. Kaçınmak insanın elinde değildir. İşte bunun için basiret sâhipleri kalbin ıslahına çok önem verirler.
Bâyezîd-i Bestâmî der ki:
- Kalbimi, dilimi ve nefsimi onar sene ıslaha çalıştım. Kalbin ıslahının en güç olduğunu gördüm.
Daha önce açıkladığımız uzun emel. acelecilik, hased ve kibirden sakınmak gerekir. Bu dört kötü huy bilhâssa Kur'an okuyuculara, hâfızlara ve âlimlere ârız olur.
Uzun emel ederler, bunu hayır sanırlar. Mânevî derecelere yükselmekte acele ederler. Bu sefer daha aşağı düşerler. Allah'tan bir şey dilerler, hemen kabül olmazsa ümidi keserler. Böylece ileride kabûl edilme ihtimâli olan duâlarına sed çekmiş olurlar. Birinden gördükleri en ufak bir haksızlığa karşı hemen bedduâyı basarlar. sonra da pişman olurlar. Arkadaşlarından birinin bir başarısını gördüler mi, sapıkların bile yapamayacağı şekilde onu kıskanırlar, hasedlenirler. Bir ara Süfyan-ı Sevri der ki:
- Âlimlerin ve Kur'an okuyucuların getireceği kötülükten korktuğum kadar hiç bir şeyden korkmam.
Bu söz, duyanlara çirkin gelir. Bunun üzerine Sevrî,
- Ben söylemiyorum. İbrahim Nah'l söylüyor der.
Gene Sevrî'nin. (Hâfız efendilerden ve onlarla beraber benden sakının. Eğer, onlardan, beni en çok seven birine muhâlefet ederek, onun —nar ekşidir— sözüne karşılık, —hayır nar tatlıdır — desem, beni zâlim hükümdara fitleyip katlettirmesinden emin olamam.) dediği söylenir.
Mâlik İbni Dinâr da aynı kişiler hakka şöyle der:
— Ben onların halktan birisi hakkındaki şehâdetlerini kabûl ederim. Fakat birbirleri hakkında söylediklerini kabûl etmem. Çünkü, aralarında o kadar hased ediyorlar ki.
Şunları da büyüklerimizden Fadîl, oğluna söyler:
- Oğlum, bana öyle bir yerde ev al ki hâfız efendilerden; bir kusurumu görünce hemen ifşâ edenlerden, Allah’ın verdiği ni'metleri kıskananlardan uzak olsun.
Kur'an okuyan hâfız efendi avam tabakasına tepeden bakar. Onları küçük görür. Kibir ve azamette berkemâldir. Okuduğu Kur’an ve kıldığı iki rek’at fazla namazla halk üzerinde minnet hakkı olduğu kanaatindedir. Sanki mübârek kendisinin cehennemden kurtulup cennete gireceğine ve ebedî saâdete ereceğine: halkın ise cehennemlik olduğuna dâir Allah'tan FERMAN almıştır. Bununla her mütevazi kişilere has kıyâfetlere bürünerek olgun kişi görünmeğe çalışırlar.
Bir gün Hasan Basri'ye elbisesi kaba dokunmuş kumaştan olan birisi gelir. Hasan Basrî'nin üzerinde oldukça kıymetli bir elbise vardır. Gelen şahıs onun değerli kumaştan yapılmış bu elbiselerine dikkatle bakmağa başlar.
Hasan Basrî şöyle der:
- Niçin bakıyorsun elbiseme. Benimki ehl-i cennet, seninki ehl-i cehennem kisvesi. — Söylendiğine göre ehi-i cehennemin çoğu kilim ve çuha gibi kaba elbiselilerdir— Hasan Basri sözüne devam eder. Kalbleri kibirle dolu kişiler elbiseleriyle alçak gönüllülük ve dindarlık taslarlar. Allah hakkı için söylerim, şu kilim elbisenin içindekilerde olan kibir ipek ve atlas elbiselilerde yoktur.
Zennûn Mısrî bir sözüyle bu gerçeğe işâret eder:
- Bâzıları cehâlet yüzünden kilim ve çuha elbiselerle dindarlık taslarlar. Bâzıları da bunu menfaat için giyer. Kendileri gibi giyinmiyenleri hakir görürler, kibirli sayarlar. Halbuki hakirlik ve kibirlilik kılık - kıyafetten değildir. Kendilerine (GÜVENİLİR İNSAN) dedirtmek için kilim ve çuha parçası giyenler bu hareketleriyle Allah yolunu değil, hiyânet yolunu seçmiş olurlar.
Ey insan, saydığımız bu dört şeyden, bilhâssa KİBiR'den sakın. Çünkü UZUN EMEL, ACELECİLİK ve HASED kişiyi yalnız günahkâr yapar. KİBİR ise günahkâr yapmakla kalmaz, îmandan eder, küfre götürür. İBLİS'in KİBİR yüzünden kâfir olduğunu unutma. Bizi her türlü isyandan koruması için Allah'a ilticâ ederiz.
Abidler Yolu, İmam-ı Gazali
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder