Ey saâdet yolcusu! Eğer insafla ve şuurla düşünürsen, Allah'ın kudretinin büyüklüğünü, buna karşılık insanların aczini ve cehâletini görür, onlara hiç meyletmezsin. Sakın ha, fâni varlıkları medhederken çok dikkatli ol. Zira onları övmekte hiç bir fayda yoktur. Yaptığın bir iyiliğe, bir ibâdete karşılık onların da seni medhetmelerini asla isteme!
Gene şuurla düşünürsen dünya hayâtının denâetini ve hızla zevâle gittiğini görür, Allah'a ibâdet ederken asla dünyayı talep etmezsin. Sakın ha, ibâdet ederken dünya malını talep edip dünyaya tapan kişi durumuna düşme. Nefsine de ki:
- Ey nefsim! Kâinâtın mutlak sâhibi olan Allah'ı övmek; âciz, câhil, senin amelinin değerini takdir edip ecrini veremiyen, dereceni bilemiyen, hattâ bâzan mertebesi çok düşük birisini senden yüksek gösteren; ihtiyaç ânında seni terkedip giden fâni yaratıkları övmekten daha hayırlıdır. Düşün şimdi ey nefsim. O yaratıklar ki senin amelinin karşılığını veremezler; kendilerine muhtaç olduğun zaman derdine devâ bulamazlar. O halde bunların elinden ne gelir? Neye güçleri yeter bunların? Dahası var ey nefsim; onların canı da Allah'ın elindedir. Dilediği zaman dilediği gibi onların üzerinde tasarruf eder. O halde kendine gel ey nefsim! Fâni yaratıklar yüzünden kıymetli amellerini mahvetme. Sana en büyük iftihar vesilesi olacak bir övmeyi kaçırma. Ebed ve ezel sıfatları olan Allah'ı övmek sana en büyük iftiharı, en büyük ihsânı sağlıyacaktır. Nitekim derler:
- Gözlerin Allah'tan başkası için uyanık olması bâtıl; gene ondan başkası için ağlaması faydasızdır.
Gene nefsine de ki:
— Ey nefsim, ebedî cennet mi hayırlı, yoksa fânî dünyanın ufak bir lokması mı? Sen, Allah'a itâat etmek sûretiyle ebedî saâdeti kazanmağa muktedirsin. Böyle ufak şeylere tama' edecek kadar basitleşme. Gayretli ol. Küçük işlerin peşinde koşmayı bırak. Görmüyor musun yerdeki bir güvercin havalanınca nasıl değer kazanıyor. Sen de dâima âlî-himmet ol. Kalbini, herşey kudret elinde olan Allah'a bağla. Fânilere bağlanarak büyük zaferden mahrum olma.
Ayni şekilde şuurla düşünürsen, yaptığın ibâdetlerde bile Allah'ın senin üzerinde ne büyük ni'metleri olduğunu görürsün. Sana önce imkân verir, âlet verir, sonra engelleri ortadan kaldırır. İbâdet etmeğe firsat bulabilirsin. Daha sonra sana kolaylık verir, muvaffakıyet verir, kudret verir. Sana ibâdeti sevdirir. Ne sana, ne de senin ibâdetine ihtiyâcı olmadığı, bil'akis üzerinde çok ni'metleri bulunduğu halde bir de ibâdetine karşılık sayısız büyük sevablar verir. Oysa ki bu sevablar da kendi lûtfundandır. Sen hak kazandığın için değildir. Gene bu itâatın yüzünden seni medheder, sever. Bütün bunların hepsi Allah'ın bir lûtfudur. Yoksa sen hangi hakla bunlara nâil olabilirsin? Kusurlu birkaç ibâdetinle mi? Düşün ey nefsim, düşün. Yarım-yamalak bir ibâdet üzerine Kerîm ve Rahîm olan Rabbının sana verdiği ni'metleri düşün. Düşün de yaptığın kusurlu bir ibâdette riyâkârlık yapmağa kalkmaktan utan. Allah'a dâima minnet borcunun bulunduğunu unutma. İşte bunun için sana düşen, yarım yamalak yaptığın ibâdetin makbûl olması için ibâdetten
— Hani İbrahim o evin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyordu. (İkisi de şöyle duâ etmişlerdi) :
- Ey Rabbımız, bizden kabûl buyur. Şüphesiz hakkıyle işiten, kemâliyle bilen sensin, sen. (1)
Ve duâyı bitirince de şöyle diyor:
— Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle; rabbimiz, duamı kabul et! (2)
Az bir ameli — kusurlarına rağmen — kabûl etme lütfunda bulunan Allah, ni'metini tamamlar. Daha büyük saâdetler verir. Ne mutlu o kimseye ki, Rabbına ibâdet eder, itâat eder. Peşinden kusurlarını İtiraf ederek kabûl edilmesini ister. İbâdetinin kabûlünü de büyük ni'met bilir. İbâdetini riyâ ve ucüb gibi şeylerden korur. Yazık o kimseye ki, ibâdet eder, zahmete katlanır, fakat yaptığı ibâdete riyâ ve ucüb karıştırarak sermayesini zâyi eder. Yanına yalnız zahmeti kalır.
İşte ey saâdet yolcusu, yukarıdan beri saydıklarımızı, her ibâdet ettikten sonra tekrar tekrar şuurla düşünür ve Allah'tan yardım talep edersen Rabbin seni insanlara ve nefsine meyletmekten korur, riyâ ve ucüb'e düşürmez. Her ibâdetini Allah için yapar; her hâlü-kârda onu hatırlarsın. İbâdetin, ibâdetlerin en temizi, en kusursuzu; hayrın, hayırların en hâlisi, en makbûlü olur. Eksik bulunmaz. Hattâ bu şartlarda bir ibâdet, ömründe bir def'acık bile vukû bulmuş olsa gene hakikatte çok demektir.
Çünkü her ne kadar kemiyet bakımından az ise de keyfiyyet bakımından çoktur. Dolayısiyle değeri yüksek, faydası ziyâdedir. Allah'ın kabûl ettiği hediyeden daha büyük bir hediye olabilir mi? Gene Allah'ın kabûl ettiği ve övdüğü çalışmadan daha değerli bir çalışma tasavvur edilebilir mi? Hangi sermaye, Allah'ın ve hoşlandığı sermayeden daha kıymetli olabilir? Düşün ey insan, düşün! Gerçek bu iken sana aldanmak yakışmaz.
Saâdet yolcusu, ömrünü bu gösterdiğim esaslara uygun şekilde harcarsan amellerini sırf Allah için yapmış, ondan korkmuş ve ona olan minnet hatırlamış olursun. Artık bu durumda sen bu korkulu geçiti arkanda bırakmış, âfetlerinden kurtulmuş ve aynı zamanda sermayeni de eşkıyalardan kurtarmış oluyorsun. Minneti ve keremiyle koruyup hidâyete eriştirecek ancak Allah'tır. Onun kudreti taallûk etmeden hiç hir şey olamaz.
(1) Bakara Süresi, âyet: 127
(2) İbrâhim Süresi, ayet: 40
Abidler Yolu, İmam-ı Gazali
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder