14 Şubat 2021 Pazar

Korku ve Ümid

Ey saâdet yolcusu! Bu altıncı geçiti tam bir ihtiyatla geçmelisin. Çünkü bu geçit çok tehlikelidir. Bunun iki yanında, tehlikeli birer yol vardır. Bunlardan birisi (yeis yolu), diğeri de (güven yolu) dur. Senin devam edeceğin yol bunların arasında (korkma) ve (ümid) yoludur. Eğer sâdece Allah'ın rahmetini ümid eder, öfkesinden korkmazsan (güven yoluna) düşmüş olursun. Halbuki Allah'ın, âsilere karşı vereceği azabdan ancak hüsranda olan kimseler emin olabilirler. Gene sâdece Allah'tan korkar ve rahmetinin bolluğunu ümid etmezsen (yeis - ümidsizlik yolu) na girmiş olursun.

Halbuki Allah'ın rahmetinden ancak îmansızlar ümid keserler. Eğer hem rabbından korkar, hem de rahmetini umarsan erenler yoluna girmiş olursun. O erenler ki Allah onları şu âyetiyle vasıflandırır:

— Hakikat bunlar (peygamberler), hayır işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Onlar bize (Allah'a) derin saygı gösterenlerdi. (1)

Saâdet yolcusu, buna göre bu geçitte senin için üç yol beliriyor:

BİRİNCİ YOL: Cür'et ve güven yolu,

İKİNCİ YOL: Yeis yolu,

ÜÇÜNCÜ YOL: Bu ikisinin ortasında ümid ve korku yolu.

 Eğer orta yol olan bu üçüncü yoldan biraz sağa veya sola saparsan ölüm yoluna düşer ve o yolun yolculayle beraber helâk olursun. Şunu unutmamak gerekir insan, tabiatı itibariyle bu ölüm yollarına daha çabuk meyleder. Meselâ (güven yolu)na baksan orada AIlah'ın rahmetinin bol olduğunu görürsün. «Eh» dersin, «nasıl olsa rabbımın merhameti bol, korkmak yersiz.» Böyle düşüncelerle hatâlı yola düşer, kendini felâkete atarsın. Eğer Allah'ın rahmetini ummadan sâdece korku tarafına baksan görürsün ki rabbın kudreti yücedir. Emirlerinin yerine getirilmesinde çok titizdir. Heybetlidir. Peygamberlere ve ermişlere asla müsâmaha etmemiştir. İşte bunları görünce de Allah'ın rahmetinden ümidini keser, yeis yoluna düşersin. O halde yapacağın şudur :

— Ne sâdece Allah'ın rahmetinin bolluğuna güvenerek işi oluruna bırakmak, ne de büsbütün korkuya kapılarak yeise düşüp Allah'ın rahmetinden ümid kesmek. Bil'akis hem Allah'ın rahmetinin bolluğuna güvenmek, hem de kudret ve kuvvetinden korkmak ! ..

İşte kurtuluşa götüren yol budur. Bu yol, korku ile karışık sevgi, ümid ve güven yoludur. Korku olmadan sırf ümid, kolay ve geniş bir yoldur. Fakat sonu hüsrandır. Gene, ümid olmadan sırf korkuya dayanan yol da geniş ve kolaydır. Fakat sonu dalâlettir, sapıklıkr. Çünkü Allah’ın rahmetinden ümid kesmek, başka bir yönden onun kudretini küçümsemektir. Korku ve ümidin birleşmesinden meydana gelen orta yol, her ne kadar güç ise de selâmet yoludur, kurtuluş yoludur. İnsa mutluluğa götürür. Ni'metlere, cennetlere götürür. Nihâyet Allah'a kavuşturur. Hiç işitmedin mi, Allah bu yolun yolcuları hakkında ne buyuruyor:

— Korku ve ümid ile rablarına duâ ederler.

— Artık onlar için işlemekte olduklarına bir mükâfat olarak, gözlerin aydın olacağı ni'metlerden neler saklanmış bulunduğunu kimseler bilmez. (2)

Bu âyeti iyi düşün ve uyan ey saâdet yolcusu! Dâima kötülüğe meyyal olan nefsi tepeleyip kurtuluş yoluna girebilmek için üç esâsın tatbik edilmesi gerekir.

1 — Korkutucu ve teşvik edici âyetleri düşünmek,

2 — Allah'ın, ya azabla veya af ile muâmele ettiğini düşünmek,

3 — Kıyâmet gününde kulların ya cezâ göreceklerini veya sevap alacaklarını düşünmek.

BİRİNCİ ESAS: Ey insan, Allah'ın kitabı Kur'an'daki âyetleri düşün. Nice âyetlerle tehdit ediyor, nice âyetlerle iyi işler yapmayı teşvik ediyor ve gene nice âyetlerle rahmetinden ümid kesmememizi istiyor. İşte ümidvâr olmamızı gerektiren âyetlerden birkaçı :

— Yâ Muhammed, de ki: Ey nefslerine karşı hadden aşı hareket edenler! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günahları afveder. Şüphesiz O, çok afvedici, çok merhametlidir. (3)

— Allah, mü'mimlerin günahlarını yarlığar, tevbelerini kabûl eder. İmansızlara karşı azâbı çetindir. (4)

— Günahları Allah'dan başka kim afvedebilir? (5)

— O, öyle bir Allah'tır ki kullarının teybesini kabul eder, kötü hareketlerini bağışlar ve her işlediğinizi bilir. (6)

— Rabbınız kendi üzerine şu hak rahmeti yazdı: İçinizden kim bilmiyerek bir fenalık yapıp da sonra arkasından tevbe etmiş ve düzelmiş ise, şüphesiz ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir. (7)

— Benim rahmetim her şey'i kuşatmışr. Onu, küfürden ve mâsiyetten sakınanlar, zekât verenler, bir de âyetIerimize iman edenler için onlara hâs olmak üzere tesbit edeceğim. (8)

— Allah, insanlara karşı çok merhametlidir. (9)

— Allah, mü'minlere çok esirgeyidir. (10)

Bu âyetler ve Allah'ın rahmetinden ümid kesmememiz gerektiğini göstermektedir.

Şimdi de korkutucu bâzı âyetleri görelim:

— Ey kullarım, benden korkun! (11)

- Ey insanlar, sizi boş yere yarattığımızı ve hakikaten bize döndürülmiyecinizi mi sandınız? (12)

— İnsan, kendisinin başıboş bıralağını mı sanıyor? (13)

— İş, ne sizin kuruntularınızla, ne de hıristiyanların ve Mûsevîlerin kuruntulariyle bitmiş değildir. Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır ve kendisine Allah'tan başka ne bir yâr, ne de bir mededkâr bulabilir. (14)

— Ey Muhammed de ki: (Yaptıkları işler bakımından en çok ziyâna uğrıyanları, mutlaka iyi yaptıkları sandıkları halde dünya hayâtında çalışmala boşa gitmiş olanları size haber vereyim mi?) (15)

— Halbuki kıyamet günü onlar için Allah'tan hiç te zannetmiyecekleri şeyler zuhûra gelmiştir. (16)

— Biz onların her hangi bir amel ve hareket yaptılarsa önüne geçtik de bunları saçılmış ve hiç bir değeri olmıyan zerreler yaptık. (17)

İşte bu âyetler ve benzerleri de Allah'tan korkmamız gerektiğini ifâde etmektedir. Rabbımızdan, merhametiyle bizi kurtarmasını dileriz.

Bâzı âyetler de korku ile ümid esâsını birden ifâde etmektedir :

— Ey Muhammed, kullarıma haber ver ki; (hakkıyle yarlığayıcı, kemâliyle esirgeyicişüphesiz benim, ben.)

— Bununla beraber benim azâbım da elbette en acık azâbın tâ kendisidir. (18)

Görüldüğü gibi birinci kısımda, kulların ümidvâr olmala istenirken, ikinci kısımda acıklı azabla korkutulmaktadır.

 Bunun mânası açıktır. Kişi, Allah'ın rahmetine güvenerek işi oluruna bırakırsa hatâlı yola düşmüş olur. Allah'ın azâbına uğrar. Bu duruma düşmemek için kul, hem Allah'ın rahmetine güvenecek, hem de azâbından korkarak emirlerini harfiyyen yerine getirecektir.

Gene bir âyette önce :

— Azâbı çetindir,

Denirken peşinden :

— Fazl ve kerem sâhibidir. (19)

buyurulmaktadır.

Bu da bize ikinci bir esâsı ifâde eder: Kişi, (Allah'ın azâbı çetindir.) diyerek yeise düşmiyecek, rabbının yolunda aynı zamanda güvenle, ümidle yürüyecektir.

Bundan daha açık bir ayet şudur:

— Allah size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını pek çok esirgeyendir. (20)

Diğer dikkate değer bir âyet daha:

 Size va'dolunan cennet çok esirgeyici Allah’tan, gîyaben korkan, Hakn tâatine yönelmiş bir kalb ile gelen kimselere hâstır. (21)

Allah hepimizi kendi emirlerine hakkıyle itâat edenlerden eylesin.

İKİNCİ ESAS: İblis, seksen bin sene Allah'a ibâdet etti. Hattâ rivâyete göre yer yüzünde secde için İblis'in başını koymadığı yer kalmadı. Fakat sonra Allah'ın bir emrini yerine getirmedi. Bunun üzerine Allah onu kapısından kovdu. Seksen bin senelik ibâdetini yüzüne çarp. Kıyâmete kadar lânetlik etti. Ebedî azâba çarptırdı. 

Peygamberimiz bir gün Cebrâili Kâbe örtülerine yapışarak, (Allahım ismimi - cismimi değiştirme!) derken görür.

Ceddimiz Hazret-i Âdem'in — Allah'ın selâmı üzerine olsun— hâlini düşünelim. Allah onu yaratmış, meleklere onun için secde ettirmiş, onların omuzunda cennetine getirtmişti. Sonra Hazret-i Âdem, yenmesine müsâade edilmiyen bir meyvadan yedi. Bunun üzerine Allah'ın şu hitâbına mâruz kaldı:

— Buyruğuma karşı gelen bana yakın olamaz!

Ve Allah meleklere emretti:

— Alın bunu yer yüzüne atın!

Babamız Hazret-i Âdem, yer yüzünde yıllarca dolaş. Felâketten felâkete sürüklendi. Allah uzun müddet tevbesini kabûl etmedi. Evlâdları da yer yüzünün aynı sıkıntılı hayâtına ebediyyen mahkûm kaldılar.

Peygamberlerin büyüğü ve Allah'ın emirlerini yayma hususunda büyük sıkıntılara katlanan Hazret-i Nûh, ufak bir söz yüzünden Allah'ın şu sert hitâbına mâruz kaldı:

Nuh Rabbına duâ edip dedi ki:

— Ey rabbim, oğlum da şüphesiz benim ailemdendir. Senin va'din elbette haktır. Sen hâkimlerin hâkimisin.

Allah şöyle buyurdu:

— Ey Nuh, o, kat'iyyen senin ailenden değildir. Çünkü onun işlediği sâlih olnuyan kötü bir iştir. O halde bilmediğin şey'i benden isteme. Seni, bilmezlerden olnmktan bihakkın men’ederim. (22)

Hattâ rivâyete göre Hazret-i Nuh, utancından kırk yıl başı göğe kaldıramadı.

(Allah'ın dostu) ünvânının sâhibi Hazret-i İbrahim, ufak bir hatâ yüzünden ne kadar korktu ve âhü zâr etti:

Ceza günü kusurları yarlığayacağı umduğum da o (Allah) dır. Rabim, bana bir hüküm ihsan et ve sâlihler zümresine kat. (23)

Naklenildiğine göre Hazret-i İbrahim şiddetli korku yüzünden uzun müddet ağlar. Allah kendisine Cebrail'i gönderir. Cebrâil:

— Ey İbrahim, sen hiç dostun, dostu cezâlanrdığı gördün mü?

Hazret-i İbrahim:

— Ey Cebrâi, hatâmı düşündüğüm zaman dostluğu unutuyorum.

Hazret-i Mûsâ — Allah'ın selâ üzerine olsun — bir def'acık hiddete kapılarak ufak bir hatâ işledi. Bu yüzden çok korktu. Âhü-zâr etti. Allah'tan af dileyerek şöyle yalvardı:

 Mûsâ ahâlisinin gaflet içinde bulunduğu bir zamanda şehre girdi de orada birbiriyle kavga etmekte olan iki adam gördü. Şu kendi taraftarlarından olan adam, düşmanının aleyhinde imdat istedi. Bunun üzerine Mûsâ bir yumruk vurup onu öldürdü! Bu dedi, «şeytanın işlerindendir. O, hakikat şaşırtıcı, apaçık bir düşman!»

- Dedi:

(Rabbım, ben cidden kendime yazık ettim. Artık beni yarlığa.) Bunun üzerine Allah onu yarlığadı. Çünkü o, çok yarlığayıcı, çok esirgeyici olanın tâ kendisidir. (24)

Hazret-i Mûsâ zamanda Belam İbni Bâûrâ adında, bır ermiş vardı. Öyle ki yüzünü göğe çevirdiği zaman Arşı görürdü.

(Habibim, onlara o kimsenin haberini de oku ki, kendisine âyetlerimizi vermiştik de o, bunlardan sıyrılıp çıkmış; derken şeytan onu arkasına takmış, nihâyet azgınlardan olmuştu.) (25)

âyetiyle bu şahıs kasdedilmektedir. İşte bu zat bir ara dünya sevgisine ufak bir meyil gösterdi. Erenlerden ayrıldı. Bunun üzerine Allah kendisinden ermişlik sıfatını aldı. Onu kelp sûretine çevirerek şöyle buyurdu:

— Eğer dileseydik onu bu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı, hevâsına uydu. Artık onun sıfatı o köpeğin hâli gibidir ki, üstüne varırsan dilini sarkıtıp solur. Yahut kendi hâline bırakırsan yine dilini uzatıp solur. İşte âyetlerimizi yalan sayanlar gürûhunun sıfatı budur. Artık sen habibim kıssayı onlara anlat. Belki iyice düşünürler. (26)

Böylece Bel'am İbni Bâûrâ, ebedî dalâlet ve felâket denizine düştü. Hattâ işittiğime göre önceleri Allah yolunda öğütler verirken, meclisinde on iki bin kişi bulunur ve söylediklerini yazarlardı. Sonra bir kitap yazan Bel'am, burada kâinâtın yaratıcısını inkâr etti: Allah'ın öfkesinden, azâbından gene kendine sığınırız.

Düşün ey saâdet yolcusu! Dünya ne kadar meş'um. Âlimleri, erenleri nerelere sürüklüyor. Uyan ve kendine gel. Hayat yolculuğu tehlikeli, ömürler kısa, ameller kusurlu. Kâinâtın sâhibi olan Allah her şey'e vâkıf. Rabbımızdan temennimiz odur ki, amellerimizi ve sözlerimizi hayırla sonuçlandırsın. Çünkü bu onun için güç bir şey değildir.

Yer yüzünde Allah'ın halifesi olan Hazret-i Dâvûd — selâm onun üzerine olsun— ufak bir hatâ işledi. Bu yüzden o kadar ağladı ki göz yaşlarıyle otlar bitti. Bir gün rabbına şöyle seslendi:

- Ey rabbim, ağlamalarıma ve göz yaşlarıma merhamet etmez misin?

Rabb cevap verdi:

- Ey Dâvud! Günahı unutur, ağlamalarını hatırlarsın!

Ve, bir rivâyete göre kırk gün, diğer bir rivâyete göre ise kırk yıl tevbesini kabûl etmedi.

Peygamber Hazret-i Yûnus — selâm üzerine olsun— bir def'a yersiz olarak öfkelendi. Bu yüzden Allah onu kırk gün deniz altında balığın karnında hapsetti. O, orada şöyle diyordu:

— O, balık sâhibini de hatırl. Hani o, kavmine öfkelenerek gitmişti de bizim kendisini hiç bir zaman sıkıştırmıyacağımızı sanmıştı. Derken o, karanlıklar içinde kalıp:

— (Senden başka hiç bir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Hakikat ben haksızlık edenlerden oldum.) diye Allah'a yalvarmıştı. (27)

Melekler Hazret-i Yûnus'un sesini işiterek şöyle dediler:

- Ey Rabbımız. Meçhul bir yerden, tanıdığımız bir ses işitiyoruz.

Rabb buyurdu :

— Kulum Yûnus'un sesi.

Bütün melekler Hazret-i Yûnus için şefâatçi oldular. Allah onların şefâatini kabûl etti. Bununla beraber ismini değiştirdi. Onu, kaldığı zindana (yâni balığın karna) izâfe ederek, (zennûn - balık sâhibi) diye çağırdı.

Sonra buyurdu :

— Yûnus ta hiç şüphesiz, gönderilen peygamberlerdendi. O, dolu bir gemiye binmişti. Derken, kura çekmişlerdi de mağlûblardan olmuştu. Kınanmış bir halde iken kendisini hemen balık yutmuştu. Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, herhalde insanların tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kap gitmişti. (28)

Daha sonra Hazret-i Yûnus'a olan ni'metini zikretti:

— Habibim, sen şimdilik Rabbının hükmünü bekle, sabret. O balık sâhibi gibi olma. Hatırla ki o, gamla dolu olarak rabbına duâ etmişfi. Eğer Rabbından ona bir ni'met erişmiş olmasaydı o, mutlaka çıkarıldığı o çırıl çıplak yere kınanmış bir halde atılacaktı. (29)

Bütün bunları düşün ey tembel insan! Fakat dahası var. Bak, Allah peygamberlerin efendisi, kâinâtın en şereflisi Hazret-i Muhammed'e — selâm üzerine olsun — bile ne emretti:

— O halde sen, maiyyetindeki tevbe edenlerle beraber, emrolunduğun üzere dosdoğru hareket et. Aşı gitmeyin. Çünkü O, ne yaparsaz hepsini hakkıyle görücüdür. (30)

Hûd Süresinin bu âyeti geldikten sonra Resûlûllah, şöyle buyurdular:

— Hûd sûresindeki bu âyet ve benzerleri beni ihtiyarlattı.

Allah peygamberimize afvını lûtfedinceye kadar, (günâhına istiğfar et!) diye hitap etti. Afvı lütfettikten sonra ise şöyle buyurdu :

— Habibim, göğsünü senin fâiden için açıp da genişletmedik mi? Senden yükünü de kaldırıp attık. (31)

— Biz hakikat sana (Hudeybiye andlaşması ile) apaâşikâr bir feth ve zafer yolu açtık. Bu, geçmiş ve gelecek günahını Allah'ın yarlığaması, senin üzerindeki nimetini tamamlaması, seni bu sayede doğru yola iletmesi içindir. (32)

Resûlûllah bu âyet geldikten sonra geceleri o kadar ibâdet ederdi ki ayakla şişerdi. Kendisine dediler ki:

— Ey Allah'ın resûlü, Rabbin senin geçmiş ve gelecek günahlarını afvettiği halde neden bu kadar zahmet çekersin ?

— O, cevap verdi:

— Rabbın ni'metlerine şükreden bir kul olyayım ?

Allah Resûlü zaman zaman şöyle buyururdu:

— (İki parmağım işaret ederek) Eğer ben ve İsâ bu iki parmağın işlediği sebebiyle cezandırılsaydık, hiçbir kimsenin görmediği azâ görürdük.

Gene peygamberimiz geceleri namaz kılarak ağlar ve Allah'a şöyle yakarırdı:

— Allahın, azâbından afvına, öfkenden hoşnutluğuna; senden sana sığınırım. Senin kendini övdüğün gibi seni övemem.

Peygamberin sahâbesi, İslâm ümmetinin en hayırlısı olduğu halde kendilerinden ufak bir güldürme hareketi hâsıl olunca şu âyet nazil olur:

 - İman edenlerin, Allah'ı ve Hak'tan ineni zikir için, kalblerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilip te üzerlerinden uzun zaman geçmiş, artık, kalpleri kararmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu dinlerinden çıkmış fâsıklardı. (33

Ayrıca peygamberimizin ümmeti, (Ümmet-i Merhume Rahmete = garkolmuş ümmet) ünvânını hâiz olduğu halde hakkında cezâî ve terbiyevî sıkı yasalar kondu.

la derler ki:

— Beş dirhem çalanın elinin kesilmesini emreden bir sultân yarınki vereceği cezânın da aynı olmasından emin olunamaz.

Allah'tan temennimiz odur ki bize yalnız lûtfiyle muâmele etsin !

İkinci esas üzerinde buraya kadar yazdıklarımız, Allah'tan korkmamız gerektiğini gösterdi. Şimdi de Allah'ın rahmetinden ümidvâr olmamız gerektiğini görelim.

Allah'ın rahmet deryâsı o kadar büyüktür ki bir damlası bütün âlemin günahına kifâyet eder. O, bir saatlik îmâna karşılık yetmiş senelik küfrü afveder.

— Habibim, o küfür edenlere söyle ki sana düşmanktan vazgeçerlerse geçmiş günahları yarlığanacakr. Muhârebeye dönerlerse kendilerinden önceki ümmetlere tatbik edilen ilâhî kanun hükmü muhakkak sûrette devam etmiş olacaktır. (34)

Nitekim Fir'avunun sihirbazları îmansız idiler. Hz. Mûsâ'yı — selâm onun üzerine olsun — haptetmek için toplanmışlardı. Fakat Hazret-i Mûsâ'nın elinde Allah'ın kudretine şâhid olunca iman ettiler. (Biz âlemlerin yaratıcısı olan Allah'a inandık.) dediler. Allah onların îmânını kabûl etti. Kur'anda birçok âyetlerde onları andı, övdü. Büyük - küçük geçmiş günahlarını bağışladı. Sonra onla cennette şehidlere reis yaptı. Ebedî saâdetler verdi.

Şimdi düşünelim. Küfürden ve birçok günahlardan sonra kendisini tanıyıp imana gelene böyle ni'metler veren Allah, bütün ömrünü ibâdet ve itâatle geçirene neler vermez !

Hiç işitmedin mi, Eshâb-ı Kehf, ömürlerinin çoğunu küfür üzerine geçirmişlerdi. Sonra îmana gelerek:

— Bizim rabbımız bütün göklerin ve yerin rabbidir. Biz ondan başkasına Tanrı demeyiz. Dersek and olsun hakikatten uzaklaşmış oluruz. (35)

diyerek mağaraya girdiler. Allah'a sığındılar. O da ilticâlarını kabûl etti. Onlara izzeti ikramda bulundu:

— Sen onları uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar uyuyanlardır. Biz onları kâh sağ yanına, kâh sol yanına çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın giriş yerinde iki kolunu uzatıp yatmakta idi. (36)

Onları o şekilde büyüttü, heybetlendirdi ki kâinân en şereflisi Hazret-i Muhammed'e onlar hakkında şöyle buyurur:

 Üzerlerine tırmanıp da hallerini bir görseydin mutlaka onlardan yüz çevirir, Her halde için onlardan korku ile dolardı. (37)

Dahası var. Eshâb-ı Kehf'in peşinden giden köpeğe de iltifat etti. Onu Kur' anda def'alarca zikreyledi. Dünyada onlarla beraber mağarada korudu. Âhirette de cennetine koyacak. Düşün şimdi ey insan! Allah, sırf kendisini tanıyarak zâlimlerin şerrinden kaçıp mağaraya gidenlerin peşine düşen bir köpeğe böyle muâmele ederse, ömrünü rabbının yoluna harcıyan, ona yetmiş sene ibâdet eden bir mü'mine neler yapmaz. Mü'minler yetmiş bin sene yaşasalar gene Allah yolundan ayrılmazlar.

Hazret-i İbrahim — Allah'm selâmı üzerine olsun — günahkârların kahredilmesi için bedduâ ettiğinden Allah onu tekdir etti.

Meşhur Kaarûn, ölürken Hazret-i Mûsâ'dan yardım talep etmiş, fakat o, yardıma yanaşmamıştı. Bunun üzerine Allah Hazret-i Mûsâ'ya:

 Senden imdat istedi koşmadın. Büyüklüğüm hakkı için eğer benden yardım isteseydi, yardım eder ve onu afvederdim.) diyerek Hazret-i Mûsâ'yı tekdir etti.

Hazret-i Yûnus —selâm onun üzerine olsun — balığın karnından çıkarılarak bir sâhile bırakıldığı zaman orada Allah'ın kudretiyle bir ağaç bitmiş, bir müddet ona gölgelik yaptıktan sonra kurumuştu. Yûnus, ağacın kurumasına çok üzüldü. Bunun üzerine Allah kendisine şöyle seslenerek tekdir etti :

— Ey Yûnus, bir ağacın kurumasına üzülürsün, yüz bin veya daha fazla kişinin felâketine üzülmezsin.

Sonra Allah gene Hazret-i Yûnus'un kavminin özrünü kabûl etti. Onlardan azâbını kaldırdı.

Bir gün peygamberimiz Hazret-İ Muhammed —selâm onun üzerine olsun— Benî Şeybe kapısından girdi. İçeride bir kısım kişiler gülüşüyorlardı. Resûlûllah onlara:

— Neye gülüyorsunuz? dedi ve yürüdü. Hacer-i Esved yanına geri döndü. Onlara şöyle söyledi:

— Bana şu anda Cebrâil dedi ki : (Ey Muhammed, Allah buyuruyor ki: Kullarıma benim rahmetimden niçin ümid kestiriyorsun.) Habibim, kullarıma haber ver ki, hakkıyle yarlıgayı, kemâliyle esirgeyici şüphesiz benim, ben. (38)

Allah resûlü buyurur:

— Allah'ın mü'min kuluna rahmeti, şefkatli ananın merhametinden daha büyüktür.

Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bir tanesini insanlar, cinler ve hayvanlar arasında taksim etti. Onlar kendi araların da bu bir rahmetle muâmele ederler, birbirlerine acırlar. Diğer doksan dokuzunu kendisine sakladı. Kıyâmet gününde kullarına bunlarla rahmet eder.

Bir rahmetiyle bize kendisini tatma mutluluğunu veren, bizi ümmet-i Muhammed-in Ehl-i Sünnet topluluğundan kılan ve daha birçok ni'metlere garkeden Allah'tan umulur ki sonumuzu da büyük ni'metlerle neticelendirir. Zîra iyilikle başyana yaraşan, iyilikle sonçlandırmaktır. Gene umulur ki doksan dokuz rahmetinden bize bol haz ayırsın. Kendisinden umutlarımızı boşa çıkarmaması dileriz.



(1) Enbiyâ Süresi, âyet: 90 

(2) Secde Süresi, âyet: 16-17

(3) Zümer Süresi, âyet: 53

(4) Mü'min Süresi, âyet: 3

(5) İmran Süresi, âyet: 135

(6) Şûrâ Süresi, âyet: 25

(7) En'am Sûresi, âyet: 54

(8) A'raf Süresi, âyet: 156

(9) Bakara Sûresi, âyet: 143

(10) Ahzab Süresi, âyet: 43

(11) Zümer Süresi, âyet: 16

(12) Mü'minûn Süresi, ayet: 115

(13) Kıyâme Süresi, âyet: 36

(14) Nisâ Süresi, âyet: 123

(15)Kehf âyet: 103 - 104

(16) Zümer Süresi, âyet: 47

(17) Furkan Süresi, âyet: 23

(18) Hıcr Süresi, âyet: 49-50

(19) Mü'mjn Süresi, âyet: 3

(20) Âli İmran Sûresi, ayet: 30

(21) Kâf Süresi, âyet: 33

(22) Hûd Süresi, âyet: 45-46

(23) Şuarâ Süresi, âyet: 82-83

(24) Kasas Süresi, âyet: 15-16

(25) A’raf Süresi, âyet: 175

(26) A'raf Süresi, ayet: 176

(27) Enbiyâ Süresi, âyet: 87

(28) Sâffat Süresi, âyet: 139, 140, 141, 142, 143, 144

(29) Kalem Süresi, ayet: 48-49

(30) Hûd Süresi, âyet: 11

(31) İnşirah Süresi, âyet: 1-2

(32) Feth Süresi, âyet: 1-2

(33) Hadid Süresi, âyet: 16

(34) Enfâl Süresi, âyet: 38

(35) Kehf Sûresi, âyet: 14

(36) Kehf Süresi, ayet: 18

(37) Kehf Sûresi, âyet: 18

(38) Hıcr Süresi, âyet: 49


Abidler Yolu, İmam-ı Gazali 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder