14 Şubat 2021 Pazar

Sebepler

 Ey kardeşim! Engelleri aştıktan, ibâdet etmeni önliyen sebepleri ortadan kaldırdıktan sonra karşına iki mühim şey çıkıyor. ALLAH'TAN KORKMAK ve AYNI ZAMANDA ONUN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEMEK. Bulduğun doğru yolda ilerleyebilmen için bu iki esâsın gereğini de yapmalısın. İki sebepten dolayı Allah'tan korkman gerekir.

BİRİNCİ SEBEP: Allah korkusu günah işlemeğe mâni olur. İnsan nefsi kötülüğe o derece meyyaldir ki büyük bir korku, açık bir tehdit olmadıkça bu meylinden vazgeçmez. Tabiatında ne vefâ vardır, ne de günahtan utanacak hayâ. O, (köle, sopa ile edeplenir. Hür kişiye ise bir azar kâfidir.) sözündeki köle misâlidir. O'nu terbiye edip yola getirmek için devamlı sûrette fiilen, fikren ve sözlü olarak korku değneğiyle sopalamak gerekir.

Bir gün erenlerden birini nefsi günah işlemeğe teşvik eder. O zat hemen kalkar; şimşek harâretinde sıcak bir yere gider. Elbiselerini çıkarır. Yatıp, sağa-sola yuvarlanarak şöyle der:

— Ey geceleri bir cife yığını, gündüzleri ise tembellerin timsâli olan nefsim. Cehennem ateşi bundan daha sıcak. Tad bakalım!

İKİNC SEBEP: Allah korkusu olmazsa nefs, yaptığı ibâdetlerle övünür. Kendini felâkete sürükler. Bunun için yapılan ibâdetlerin noksanlıktan ve kusurdan hâli olamıyacağını, günahsız insan bulunamıyacağını söyliyerek onu korkutmak gerekir. Bu gerçeğe işâret eden peygamber şöyle buyurur:

— (İki parmağını işaret ederek) eğer ben ve İsâ bu iki parmağın işlediği şey sebebiyle cezâlandırılsaydık, bizim gibi hiç bir kimse azap görmezdi.

Hasan Basrî der ki:

— Bizim hiç birimiz bir günah işlediğimiz zaman tevbe ve mağfiret kapısının üzerimize kapandığından ve sonra işleyeceğimiz hayırların faydalı olmamasından emin değiliz.

İbni Mübârek, nefsini azarlıyarak şöyle der:

— Ey nefsim! Âbidlerin söylediğini söyler, münâfıkların yaptığı yaparsın. Bu hâlinle de cennet ümid edersin. Heyhat! Cennettekiler öyle insanlar ki onların yaptığı sende yok, senin yaptığın onlarda yok.

Bunlar ve benzerleri, her kişinin kendi nefsine harlatması gereken şeylerdir. Tâ ki nefs, günah işlemesin. İbâdetleriyle böbürlenmesin.

Gene iki sebepten dolayı kişi Allah'ın rahmet ve ni'metini ümid etmelidir.

BİRİNCİ SEBEP: Ümid Allah'a itaate vesile olur. İbâdet ve hayırlı İşler ağır bir iştir. Şeytan buna mâni olmağa çalışır. Hevâ-yi nefs itâatsizliğe teşvik eder. Gaflet içinde olanlar günü gün ederler. Ancak günlük zevk ve heveslerini görebilirler. Yapılan ibâdetler, sonunda elde edilecek mükâfat ve sevaplar onların gözüne görünmez. Erişilmesi çok uzaktır. Bunun için nefsleri hayırlı işlere yanaşmaz. İbâdet ve tâate rağbet göstermez. Eğer nefse, bütün bu çektiklerinin karşılığının fazlasıyle verileceği temin edilirse ancak o zaman harekete geçer.

İşte buna Allah'ın rahmet ve ni'metini ummak, onun va'dine güvenmek denir. Gerçekten itâat edenlere onun vereceği mükâfatlar pek boldur. Bâ büyüklerimiz derler ki:

- Keder, yemeğe mâni olur. Kederli insan yediğini hazmedemez. Allah'tan korkmak, günah işlemeğe mâni olur. Ondan korkan günah işlemez. Ümid, ibâdet ve itâate vesile olur. Ölümü anmak fuzûli şeylerle ömür geçirmeyi önler.

İKİNCİ SEBEP: Ümid, belâlara ve meşakkatlere tahammül kolaylığı hazırlar. Ne istediğini bilen kimse, onu elde etmek için bütün gücünü harcar. Hoşlandığı şey'e kavuşmak için her sıkıntıya katlanır. Hiç bir meşakkate aldırmaz. Birisini gerçekten seven kimse, onun her türlü mihnetine tahammül eder. Hattâ onun yüzünden mâruz kaldığı sıkıntılar ona zevk verir. Canı bal isteyen, arının sokmasına aldırmaz. Akşam para alacağını ümid eden hamal, bütün gündüz boyunca ağır yükler taşımaktan yorulmaz. Hasat mevsiminde mahsûl alacağını ümid eden çiftçi, bütün sene boyunca soğuk - sıcak demeden çalışır. Misâller çoğaltılabilir.

İşte ey saâdet yolcusu kardeşim! Basiretli, âbid kullar da cennetin güzelliklerini, ni'metlerini, hûrîlerini, köşklerini, nefis yiyecek ve içeceklerini, zînet ve libaslarını, daha Allah'ın cennet ehli için saydığı nice nice ni'metlerini hatırladıkları zaman onlara; mahrûmiyetlere, musibetlere ve her türlü meşakkate tahammül etmek kolay gelir. Yorulmazlar.

Rivâyete göre Süfyan Sevrî'nin - Allah'ın rahmeti üzerine olsun - dostları bir gün onun ibâdet ve tâat yolunda çok bitkin düştüğünü görünce kendisine şöyle derler:

— Ey üstad! İbâdet ve tâat yolunda bu kadar yorulmasan olmaz ? Allah dilerse az bir ibâdetle de murâdına erebilirsin!

Sevrî cevap verir:

— İbâdet yolunda nasıl çalışıp yorulmayayım. İşittiğime göre cennet ehli zevku-safâda iken bir ara âniden bir nûr peydâ olur. Bütün sekiz cenneti aydınlatır. Cennet ehli, bunun Allah tarafından bir nûr olduğunu sanarak hemen secdeye kapanırlar. Fakat onlara, (Başları secdeden kaldırmaları, gördükleri nûrun sâdece efendisine tebessüm eden bir câriyeden yayıldığı) söylenir.

Sevrî sonra şöyle der:

- Durağı cennet olan kimseye fakirlik ve yokluk yüzünden çektiği sıkıntılar zarar vermez. Onu, mütevâzi kıyâfetler içinde, mahzun ve korkulu olarak mâbedlere gider görürsün. Ey nefsim, cehennem ateşine tahammülün imkânsızdır. Bahtsızlıktan sonra tâliinin açılması yakındır.

Kulluk iki esâsa dayanır:

1 — Kötülüklerden el çekmek, günahları terketmek, Allah'ın yasak ettiği şeyleri yapmamak.

2 — İbâdet etmek, itâat etmek, iyilik yapmak. Bu iki şey ancak dâima kötülüğe meyyâl olan nefsi korkutmak ve ilerisi için ümit vermekle olur. O, azgın ve inatçı bir eşeğe benzer. Bir kişi önden gider, birisi de arkadan kırbaçlar. Bir çukura düşse onu oradan kaldırmak için bir tarafdan değnekle vurulurken diğer tarafdan kendisine yem gösterilerek ümid verilir.

Mektebe gitmek istemiyen yaramaz çocuk, bir yandan muallimi tarafından korkutulurken diğer yandan annesi ve babası tarafından kendisine birçok şeyler va'dedilir.

İşte nefs de dünya uçurumuna düşmüş azgın bir eşektir. Korku onun değneği ve kırbaçcısı, ümit arpası ve yedicisidir.

Gene o, mektebe gitmek istemiyen yaramaz bir çocuktur. Ona cehennem azâbı hatırlatmak muallimin korkusu; cennetin ni'metlerini hatırlatmak ise anasının - babasının şeker ve helva va'didir.

Allah yolunda bulunmak istiyen herkes, bu yolda devam edebilmek için bir taraftan nefse ümit verirken diğer taraftan da onu korkutmalıdır. Çünkü onun yaratılışı hiç bir zaman kendiliğinen itâate gelecek cinsten değildir. Nefsi itâate almak için onu korkutman ve ümitlendirmenin gerekliliği Kur'anda açıklanmaktadır.

Allah bir taraftan yapılan ibâdet ve iyiliklere, sabredilemiyecek derece sevap ve mükâfatlar va'dederek ümit verirken diğer taraftan işlenen günah ve kötülüklere de tahammül edilemiyecek derecede cezâ verileceğini beyan ederek korkutuyor. O halde ey saâdet yolcusu, sen de kulluk vazifeni hakkıyle yapabilmek, sıkıntılara kolaylıkla katlanabilmek için bu iki esâsı nefsine tatbik et.

SORU: Korku ve ümid ne demektir? Kısımlarıyle beraber açıklar mısız?

CEVAP: Âlimlerimize göre korku ve ümid, kişinin hâtırına kendiliğinden doğan şeylerdir. Fakat korku ve ümidin hâtıra doğmasında bâzı ön sebepler vardır ki bunları hazırlamak kişinin elindedir. (Korku), meşrû olmıyan bir şey işlenmeğe teşebbüs edildiği anda hâtıra doğan bir hâlettir. Bu türlü korkunun zıddı (cür'et) dir.

Günah olan bir şey'in işlenmesine cür'et edildiği anda kalbe korku gelmesini sağlıyacak başlıca ön sebepler dört tanedir:

BİRİNCİSİ: Daha önce işlenmiş çok günahlar bulunduğunu, bunu da işlerse artık kurtuluş ümidinin kalmadığı mülâhaza etmektir.

İKİNCİSİ: Allahın azâbının dayanılmıyacak derecede şiddetli olduğunu düşünmektir.

ÜÇÜNCÜSÜ: Kendi zayıflığını ve âcizliğini düşünmektir.

DÖRDÜNCÜSÜ: Allah'ın kudretinin büyük olduğunu, dilediği zaman kulunu yakalayıp cezâlandırabileceğini düşünmektir.

Ümid, Allah'ın lûtuf ve merhametinin bol olduğunun bilinmesi sonucunda kavuşulan gönül sevincidir. Bu, kişinin kendi elinde değildir. Fakat gönül sevincine vesile olan ön sebepler kendi elindedir. Kişinin Allah'ın rahmetinin bolluğunu düşünmesi gönül sevincine vesile Olur. Ümidin ddı (yeis) tir. Bu, sırf günahtır. Bir kimse yeise düşer de onu bundan ancak (ümid) kurtarabilecek olursa, ümid etmek farz olur. Allah'ın rahmetinin bolluğuna inanıp ümid etmek, her zaman farzdır. Bu iki şey'in dışında, (ümid) nâfiledir.

Ümidi hazırlayıcı ön sebepler dörttür:

BİRİNCİSİ: Hiç bir şefâatçı olmadan ve istemeden geçmişte Allah'ın verdiği ni'metleri düşünmektir.

İKİNCİSİ: Kişi hak kazanmadığı halde Allah'ın, lûtfundan kendisine bol sevablar vadettiğini düşünmektir.

ÜÇÜNCÜSÜ: Din ve dünya hususunda Allah'ın kullarına olan ni'metlerinin bolluğunu düşünmektir.

DÖRDÜNCÜSÜ: Allah'ın rahmetinin bolluğunu ve merhametinin öfkesine üstün olduğunu, imanlı kullarına karşı gâyet şefkatli davrandığı düşünmektir.

Biraz öncekilerle bu ön sebepIeri tatbik eden kimse iki kurtarıcı olan (korkma) ve (ümid)’e ulaşmış olur. Muvaffakıyet Allah'tandır.


Abidler Yolu, İmam-ı Gazali 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder