Ey saadet yolcusu, mideni korumalı ve ıslah etmelisin. O, ıslahı güç olduğu kadar da zararı büyük bir uzuvdur. Çünkü mide, vücudun beslenmesi ve hayatın devamı için gerekli enerjinin menbaı, diğer bütün âzânın kuvvet kaynağıdır. O halde onu haramdan, şüpheli şeylerden, hattâ gereğiyle ibâdet yapabilmek için helâl şeylerin fazlasından korumalısın. Üç sebepten dolayı haram ve şüpheli şeyleri yemektan kaçınmalısın:
BİRİNCİ SEBEP: Cehennem azâbından korunmak için. Allah buyurur:
— Yetimlerin mallarını haksız ve haram yere yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar azgın bir ateşe atılacaklardır. (1)
Peygamberimiz buyurur:
— Haram gıdadan hâsıl olan her et parçası cehennem ateşinde yanmağa lâyıktır.
İKİNCİ SEBEP: Haram ve şüpheli şeylerle beslenen kimse ibâdete muvaffak olamaz. Çünkü haramla beslenen bir vücut temiz sayılmaz. Cünüplük ve ahdestsizlik insan vücûdunun birer mübah hâli olduğu halde Allah, (yolculuk hâli müstesna, cünüp iken gusul edinceye kadar namaza yaklaşmayın.) (2) âyetiyle cünüp iken namaz kılmayı; (Kur'ana, tamamen temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.) (3) âyetiyle de abdestsiz Kur'an tutmayı yasak etmiştir. Cünüp'ün namaz kılması, abdestsizin Kur'an'ı tutması yasak oiursa, ya bütün vücûdü haram lokma ile beslenen kimse nasıl Allah'a ibâdet edebilir? Hayır, hayır, bu asla olamaz. Şânı yüce olan Allah'a ancak temiz vücutlar ibâdet edebilir. Maâz Râzı der ki:
— İbâdet Allah 'ın hazinelerinden bir hazînedir. Bu hazinenin anahtarı dua, anahtarların kilidi açacak düzeni de helâl lokmadır. Anahtarda kilidi açacak düzen olmazsa kapı açılmaz. Kapı açılmayınca da içindeki ibâdet hazinesine sâhip olunamaz.
ÜÇÜNCÜ SEBEP: Haram ve şüpheli besinlerle beslenen kimse hayırlı işlere muvaffak olamaz, olsa da kabûl edilmez .Yanına sadece çektiği zahmet kalır. Boş vakit geçirmiş olur. Allah Resûlü buyurur:
— Nice namaz kılmakla geçirenler vardır ki yanlarına uykusuzluktan başka bir şey kalmaz. Nice oruç tutanlar vardır ki yanlarına ancak açlık ve susuzluk kalır.
İbni Abbas der ki:
Allah, midesinde haram lokma bulunan kimsenin namazını kabûl etmez.
Helâl olan gıdaları da oburca yemek âfettir. Bu âfetlerden on tanesini sayalım.
BİRİNCİSİ: Çok yemek kalbi karartır, basiret ve idrâki giderir. Rivâyete göre peygamberimiz buyurur:
— Çok yemek ve çok içmekle kalbinizi öldürmeyin. Çünkü o çok su ile bir tohum gibi ölür.
Bâzıları mideyi kalbin altında kaynamakta olan bir tencereye benzetirler. Tencere ne kadar kaynarsa o derece çok buhar çıkarır ve üstünde asılı durmakta olan kalbi rahatsız eder.
İKİNCİSİ: Çok yemek âzâyı azdırır. Midesi daima tok olan kişinin gözü bakmaya iştahlıdır. Haram - helâl ayırt etmez. Kulağı lüzumlu - lüzumsuz her şey'i dinlemek, dili yerli - yersiz konuşmak ister. Cinsî uzuvlar, şehevî isteklerin emrinde; ayaklar gezmek arzusundadır.
Halbuki mide aç olsa yâni ihtiyaç miktarı gıda ile yetinilse, bütün âzâ sâkindir, azgınlık göstermez.
Üstad Ebü Câfer der ki:
— Mide öyle bir uzuvdur ki o aç olursa diğer âzâ tok olur; yâni azgınlık göstermez, yâni insanı kötülüğe sürüklemez. Eğer o tok olursa diğer âzâ aç olur; yâni
insandan her şeyi ister, yâni onu kötülüğe sevkeder.
Kısaca insandan zuhur eden iyi-kötü her hareket mideye inen gıdaların eseridir. Ona giren haramsa, çıkan da haramdır, giren helâl ise çıkan da helâl; giren lüzumsuz şeylerse, çıkan da lüzumsuz şeylerdir. 'Gıdalar birer tohum, mide de tarladır. Oraya ne ekilirse o biçilir.
ÜÇÜNCÜSÜ: Çok yemek idrâki azaltır, basireti giderir., Dârânî der ki:
Dünyalık veya âhiretlik bir murâdına ermek istersen, bu murâdın oluncaya kadar aç dur. Çünkü çok yemek, aklın doğruyu bulma kabiliyetini yok eder. Bu, tecrübe edilen bir şeydir.
DÖRDÜNCÜSÜ: 'Çok yemek, ibâdetlere te'sir eder. Oburca yemek yiyen kişinin vücûdu hantallaşır, uzuvları tembelleşir, hemen uyumak ister. O vücud âdetâ bir
necis yığınıdır. Olduğu yerde yığılır, kalır. Derler ki:
— Obur isen, kendini kötürüm bil.
Bir gün Yahyâ Aleyhisselâm şeytanla karşılaşır. Şeytanın elinde çatallı bir değnek vardır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Yahyâ Aleyhisselâm :
— Nedir o elindeki?
Şeytan :
— İnsanları aldatıp doğru yoldan çıkarmama yarayan şeyler.
Yahyâ Aleyhisselâm:
— Beni aldatacak şey de varmı içinde ?
Şeytan :
— Hayır, fakat bir akşam biraz çokca yemiş, o yüzden namazda üzerine bir sıklet gelmişti, sadece o var.
Yahyâ Aleyhisselâm :
— O halde bundan sonra ben de bir daha doyasıya yemek yemem.
Şeytan :
— O halde ben de bu kozumu bir daha kimseye söylemem.
Ömründe bir defa doyasıya yiyenin hâli böyle olursa, ya ömründe bir defa aç olmayanın hâli nice olur?
Süfyan Sevrî der ki:
— İbâdet bir san'attır. Atelyesi tenhâlık, âleti açlıktır.
BEŞİNCİSİ: Çok yiyen, ibâdetten zevk almaz. Hazret-i Ebûbekir anlatır:
— Müslüman olduktan sonra, ibâdetin zevkine ermek için doyasıya yemek yemedim. Rabbıma kavuşmak aşkıyle kanasıya su içmedim.
Bu, olgunlukta zirveye ulaşan bir insanın vasfıdır. Gerçekten Hazret-i Ebûbekir, insânî duygularda en yüksek dereceye çıkmıştı. Peygamberimiz bir sözüyle buna işaret etmektedir:
— Ebûbekir'in sizden üstünlüğü namaz ve oruç ile değildir. O, kalbinde bulundurduğu güzel huylar sebebiyle sizden üstündür.
Dârânî söyler:
— Ben en zevkli ibâdeti, açlıktan karnım arkama yapıştığı zaman yaparım.
ALTINCISI: Obur kişinin haram ve şüpheli şeyler yemesi ihtimali vardır. Çünkü helâl rızk umumiyetle kifâyet miktarı gelir. Nitekim Allah Resûlü buyurur:
Helâl mal, bedenin kıvamına yetecek kadar gelir. Haram mal ise çok çok gelir.
YEDİNCİSİ: Çok yeme, vücûdu ve kalbi bir kaç bakımdan meşgul der. Gerçekten malın önce kazanılması, sonra hazırlanması ve yenmesi daha sonra da vücûd için faydasız olanların dışarı atılması gibi külfetleri vardır.
En kötüsü de çok yemenin getirdiği hastalık ve sıhhatsizliklerdir. Nitekim Allah Resûlü buyurur:
— Her hastalığın menşei tokluk ve oburluk; her ilâcın başı ise açlık ve perhizdir.
Mâlik İbni Dinâr'ın şöyle dediği rivâyet edilir:
- Çok yemek sebebiyle helâya gitmekten rabbıma karşı hayâ ediyorum. Keşke Allah rızkımı ölünceye kadar ağzımda çiğneyebileceğim bir küçük taş şeklinde yaratsaydı.
Çok yemenin dünyaya ve insanlara hırsla bağlanmağa, vakit kaybetmeğe sebep olduğu da muhakkak.
SEKİZİNCİSİ: Oburluk ölüm ânında ve kıyâmet gününde büyük sıkıntılara sebep olur. Dünyada zevku safâya düşkün olanların ölüm ânında çok zahmet çekecekleri söylenir.
DOKUZUNCUSU: Obur ve zevk düşkünlerinin kıyâmet günü sevabları az olur. Allah buyurur:
“Küfür edenlere, ateşin karşısına getirilecekleri gün denir ki, (siz bütün zevklerinizi dünya hayâtı içinde bitirdiniz, safânızı sürdünüz. İşte yer yüzünde haksız yere kibirlenmekte ve kötüleşmekte olmanıza karşılık bugün horluk azâbıyla cezâlandırılacaksınız.” (4)
Görülüyor ki bir kimse dünya zevklerinden ne derece alırsa âhiret zevkinden o derece mahrum kalmaktadır.
Allah peygamberimize dünyada bütün isteklerini verdi ve (âhiretinden hiç bir şey eksiltilmeyecek) buyurdu. Bu da gösteriyor ki peygamberin dışında, dünyada safâ süren kişiler âhirette mahrumiyetle karşılaşacaklar, bununla beraber Allah lûtuf sâhibidir. Dilediğine fazladan verir.
Hâlid ibni Velid, bir gün ünlü halife Hazret-i Ömer'e ziyâfet verir. Halife sofrada nefîs yemekleri görünce, (bunlar bizim için) der. (Arpa ekmeğini bile doyasıya bulamadan dünyadan göçüp gidenler için ne var?)
Hâlid ibni Velid, (Onlar için cennet var.) der.
Hz. Ömer buyurur :
Dünyada mahrûmiyet çeken onlar cennete kavuştular. Bizim nasibimiz de bu. Bu hususta bizden ayrıldılar.
Bir gün Hz. Ömer susar, birisinden su ister. Kendisine soğuk ve aynı zamanda tatlı bir su verilir. Suyun çok güzel olduğunun farkına varınca içmez, iâde eder.
Suyu veren, (ey mü'minlerin büyüğü, yemin ederim, size suyun en güzelini vermekte kusur etmedim.) der.
Bunun üzerine Hz. Ömer, “işte benim içmemi engelleyen de, suyun en güzeli oluşu. Eğer âhiret kaygusu olmasaydı ben de sizin gibi en iyisini yer, içerdim.” der.
ONUNCUSU: Çok yiyen kıyâmet günü hesâba çekilir, hapsedilir. Harisce midesine ve dünya zevklerine düşkünlüğünden dolayı tekdir edilir. Bedenin ihtiyacından fazla olarak aldığı gıdalar helâl idiyse hesâba çekilir; haram idiyse cezalandırılır.
İşte midesine düşkün olanların mâruz kalacakları on âfet bunlardır. Aklı olan, bunların bir tanesiyle bile yola
SORU: Nelere haram ve şüpheli denir, açıklar mısınız?
CEVAP: Bu hususta İHYA vs. gibi kitaplarımızda geniş bilgi verilmiştir. Bu kitabın hacmi fazla tafsilâta müsait değildir. Böyle olmakla beraber kısaca açıklayalım.
Bâzı âlimlerimiz, HARAM ve ŞÜPHELİ'yi şöyle târif ederler:
— Kesin olarak başkasının malı olduğunu bildiğin her şey HARAM'dır. Eğer başkasının malı olduğunu kesinlikle bilmiyor, fakat kuvvetle zan ediyorsan bu da ŞÜPHELİ'dir
Diğer bâzı âlimlerimize göre ise, başkasının olduğu kesinlikle bilinen veya kuvvetle zannedilen her şey HARAM'dır. Çünkü bir çok hususlarda kuvvetli zan, ilim yerine geçer. Eğer haram veya şüpheli olduğu kestirilmezse, helâl olma ihtimali vardır. Buna da ŞÜPHELİ denir.
Haram olan şeylerden sakınmak farzdır. Şüpheli şeylerden sakınmak ise insanın olgunluğunu gösterir. Bu ikinci târif daha iyi bir açıklamadır.
SORU: Devlet büyüklerinin verdikleri hediyelere ne dersiniz, almak câiz midir?
CEVAP: Bu hususta âlimlerimizin kanâatları değişiktir. (Bâzıları haram olduğu kesinlikle bilinmeyen her şey alınır.) der. Bâzılarına göre ise helâl olduğu kesin olarak bilinmedikçe alınmaz. Çünkü, onların malları umumiyetle haramdır. Helâl mal hemen hemen yok gibidir veya pek azdır.
Bir kısım âlimlerimiz de haram olduğu iyice bilinmekçe zengin - fakir herkesin bu hediyeleri alabileceğini söyler. Bunlara göre günah alanın değil, verenin boynunadır. Nitekim İskenderiye hükümdârının hediyesini kabûl etmiş; Kur'anda yahudiler hakkında, (haram yiyiciler) dendiği halde onlardan borç almıştır. Bâzı zâlim devlet büyüklerinin türediği zamana yetişen bir kısım sahabe, bunların hediyelerini kabûl etmişlerdir. Ebû Hüreyre, İbni Abbas ve İbni Amr bu türlü hediyeleri alanlar cümlesindendir.
Devlet büyüklerinin verecekleri hediyelerin ne fakirler, ne de zenginler tarafından kabûl edilmesinin câiz olmayacağını söyleyenler de vardır. Bunlara göre devlet büyükleri umumiyetle zâlim kişilerdir. Zâlimlerin malları ise çoğunlukla haram ve meşrû olmayan kazançlardır.
Hüküm ekseriyetin olduğundan onların verdiklerinin alınmaması gerekir.
Diğer bir kısım âlimlere göre, verilen malın haram olduğu kesinlikle bilinmiyorsa böyle bir hediye fakir için helâldir, fakat zengin için helâl değildir. Eğer fakir, kendisine verilenin gasbedilmiş bir mal olduğunu bilirse alması doğru olmaz. Ancak sâhibine iâde etmek gâyesiyle alabilir. Bunlara göre her ne suretle olursa olsun fakir bir kimse devlet büyüklerinin malından alabilir. Devlet büyüğünün fakire verdiği mal, hakikaten kendisinin idiyse bunu almak hakkıdır. Eğer kendi malı değil de ganimet malı, haraç veya öşür ise, fakirin bunda zaten hakkı vardır. İlim ehli de aynı hakka sâhiptir. Nitekim Hz. Ali der ki:
Kim kendi isteğiyle İslâmlığı kabûl eder, Kur'an esaslarına uyarsa onun her sene Beytülmal (Hazine) den iki yüz dirhem almak hakkıdır. Bu hakkını dünyada alamazsa âhirette alır.
Buna göre fakir olanlarla ilim ehli bu haklarını alabilirler.
Bu son açıklamanın sâhiplerince, eğer helâl mala birbirinden ayırt edilemiyecek şekilde haram karışsa, yâhut devlet hazinesi gasbedilmiş mallarla dolsa da sâhibine iadesi mümkün olmasa o zaman bunları fakirlere dağıtmaktan başka çare yoktur. Allah'ın fakirlere verilmesini emrettiği şeyleri onlara vermemek olmaz. Yahut Allah, fakirlere haram olan şeyleri almalarını emretmiş olamaz.
SORU: Esnaf v.s. ticaret ehli çok kere alış-verişlerinde dikkatsizdir. Kazançlarına haram karışma ihtimali kuvvetlidir. Bunların hediyelerini almak câiz midir?
CEVAP: Dış görünüşü itibariyle satışında dürüstlük gösteren bir kimsenin vereceği hediye alınabilir. Zaman kötüleşti diyerek o kişinin ticaretinde hile yapıp yapmadığını araştırmak doğru değildir. Böyle bir düşünce sû-i zan olur. Allah ise müslümanlar hakkında sû-izan değil, hüsn-i zan edilmesini emreder. Böyle olmakla beraber bu mevzuda iki yol vardır. Birinci yol, ŞERİAT'a ve GÖRÜNÜŞ'e göre hareket etmektir. Buna göre zâhiren dürüst olan bir kimsenin vereceği hediye alınır. Hediyeyi verenin bunu hangi yoldan kazandığı araştırılmaz.
İkinci yol, hediyeyi verenin ticaretinde dürüst olup olmadığını öğrenmektir. Buna göre o kişinin ticaret hayatında dürüst ve kazancının helâl olduğu kesinleşmedikçe hediyesi kabûl edilmez. Böyle hareket etmeğe (TAKVA) denir.
Hz. Ebûbekir'in hayâtından nakledilen bir hâdise bu hususu aydınlatır. Ve bize iki yoldan hangisinin seçilmesi gerektiğini gösterir.
Bir gün bir genç Hz. Ebûbekir'e süt ikram eder. Ebûbekir sütü hemen içer.
Genç bundan önce size ne ikram etsem sorar, araştırır, ondan sonra alırdınız. Bunun hakkında niçin bir şey sormadımz ?
Ebûbekir :
— Nasıl elde etmiştin bu sütü ?
Genç :
— İslâmlıktan önce bâzı kişiler için efsun yapmıştım bana bu sütü verdiler.
Bunun üzerine Hz. Ebûbekir içtiği sütü kusar ve şöyle der:
- Allahım, benim elimden gelen bu kadar, damarlarımda kalanın gereğini sen gör.
SORU: Bu açıklamanıza göre TAKVA, ŞERİAT'e zıt olmuyor mu?
CEVAP: Şeriat kolaylık ve müsâmaha üzerine kurulmuştur.
Peygamberimiz buyurur:
— Ben, esasları çürütülemiyen ve kolaylık üzerine kurulan bir dinle gönderildim.
TAKVA ise dinde gâyet îtiyatlı olma durumudur. (Takvâ sâhibi olmak doksan kör döğümü çözmekten daha zordur.) sözü bize bunu anlatır. Görülüyor ki, takvâ şerîate muhâlif ve ondan ayrı bir şey değildir. O halde şöyle diyebiliriz:
Şerîatte iki çeşit hüküm vardır:
1 — MÜSAMAHA ve OLABİLİR (câiz) durumu,
2 — İHTİYAT ve DAHA İYİ OLANI TERCİH durumu
Birinciye şeriat, ikinciye takvâ denir. Ayrı kelimelerle ifâde edilmelerine rağmen aslında aynı şeylerdir.
SORU: Kişinin verdiği hediyenin helâl kazançtan olup olmadığını araştırmak, câiz ise bu zamanda kabûl edilen hediyeler hep şüpheli duruma düşüyor. Çünkü kazançlara çoğunlukla haram karışıyor. Bu durumda takvâ sâhibi olmak da güçleşiyor.
CEVAP : Takvâ yolu güç ve meşakkatli bir yoldur . Bu yola giren kimse kendini bu zahmetlere katlanmağa alıştırmak zorundadır. Yoksa bu yolun yolcusu olamaz. Takva yolunun meşakkatli olduğunu nefislerine kabûl ettiren eski müslümanlardan bir kısmı Lübnan dağlarına çıkmışlardı; orada otlar ve bâzı dağ meyvalarıyle gıdalanırlardı. Takvâ yolunun zirvesine ulaşmak isteyen, bu yolun sıkıntılarına katlanmağa; uğradığı haksızlıklara sabretmeğe mecburdur. Dağ başında değil de halk arasında bulunan kimse elden ele dolaşan gıdalarla geçinmek zorundadır.
O halde böyle bir kişi ancak ihtiyaç miktarı, yâni ibâdet etmeğe güç sağlayacak kadar gıda almalıdır. Çünkü bu kadarında mâzurdur. Aldığı şey şüpheli bile olsa almamak olamaz. Esasen Allah, mâzur olanların özrünü daha iyi bilir. Hasan Basrî der ki:
— Çarşı-pazar bozuldu. Her şey'e hile ve haram karıştı, azığını kifâyet miktarı al ki mânevî mes'uliyeti en aza indirmiş olasın.
Rivâyete göre biri; bir, iki yâhut üç gün aç durur, bu müddet sonunda kurumuş bir pide alarak:
— (Allahım, biliyorsun bunu da yemesem sana olan vazifelerimi yapamıyacağım, yoksa yemezdim. Eğer buna haram karışmış ise sen afvet!) der ve sonra onu su ile ıslatarak yerdi.
Bu iki zümre, yâni dağ başında olanla haLk arasında olduğu halde ihtiyaç miktarı gıda alan kimse takvânın en yüksek mertebesindedir. Takvânın en düşük mertebesi ise azık hususunda fazla ihtiyat göstermemektir. Böyle
SORU: Haram olanlar anlaşıldı. Şimdi :
1 — Helâl olan şeylerden ne miktar alınırsa kıyâmet günü kişinin, hesâba çekilmesine ve hapsedilmesine sebep olmaz?
2 — Ne miktar alınırsa hapse ve hesâba sebep olur, açıklar mısınız?
CEVAP: Helâl olarak alınan gıdalar kişinin niyetine göre üç kısımdır:
BİRİNCİSİ: İnsanlar arasında malının çokluğu ve iyi şeyler yemekle öğünmek, gösteriş yapmak için alınır. Bu niyetle toplanan ma, alInan gıda kıyâmet gününde
sahibinin hesaba çekilmesine ve hapsedilmesine sebep olur. Kişinin malı ve mülkü ile insanlar arasında gösteriş yapması günahtır. Allah buyurur:
— Biliniz ki, âhiret için sarfedilmeyen dünya hayâtı ancak bir oyundur, eğlencedir, süstür; aranızda bir öğünüştür. (5)
— Ahirette çetin bir azap vardır. (6)
Peygamberimiz buyurur :
— Kim dünyada helâl kazancına riyâ, gösteriş ve öğünme karıştırırsa, kıyâmet günü rabbının huzuruna onu öfkelendirmiş olarak gelir.
Görüldüğü gibi bir kimse helâl kazancını Allah sevmediği kötü niyetlerle yaparsa kıyâmet günü cezalandırılacaktır.
İKİNCİSİ: Nefsin şehevî istekleri için gıda alınır. Bu niyetle yapılan helâl kazanç ve alınan helâl gıda da, kıyâmet günü kişinin hesâba çekilmesine ve hapsedilmesine sebep olur. Allah buyurur:
— Sonra, yemin olsun, o gün mutlaka ni'metlerden sorulacaksınız. (7)
Peygamberimiz buyurur :
— Kazancın helâli için hesap, harâmı için azab vardır.
ÜÇÜNCÜSÜ: Helâl kazanç Allah için yapılır, helâl gıda ihtiyaç miktarı kadar ve Allah'a olan vazifelerini yerine getirebilme gâyesiyle alınır. Bu niyetlerle yapılan kazancın, alınan gıdaların ne hesabı sorulur, ne de azab verilir. Üstelik sâhibinin rabbına karşı edebliliğine delâlet eder. Hattâ böyle niyetlerle hareket edenler mükâfatlandırılır. Allah buyurur:
- İşte onların kazandıkları sevabdan nasipleri vardır. (8)
Allah Resûlü buyurur:
- Kim kötü niyetler karıştırmadan komşusuna iyilik etmek ve evini geçindirmek gâyesiyle helâlinden kazanırsa, kıyâmet günü ayın ondördü gibi parlak bir yüzle rabbının huzûruna gelir.
Görüldüğü gibi niyet ve kasd çok mühimdir.
SORU: Alınan gıdaların kıyâmet gününde, hesâba ve azâba sebep olmaması için ne gibi şartlar lâzımdır?
CEVAP: İki şart vardır. HAL ve NİYET.
HAL: Kişi öyle bir halde olmalıdır ki eğer o gıdayı almasa farz, sünnet veya nâfile ibâdetleri yapamasın. Bu durumda olan bir kimse mâzur sayılır. Lüzumlu gıdayı alması daha iyi olur.
NİYET: Kişi aldığı gıdalarda Allah'a vazifelerini yapabilme gâyesini gütmelidir. Böyle hareket eden bir kimse şöyle düşünür:
- Eğer bu gıda ibâdete vesile olmasaydı almazdım.
Bu niyeti taşıyan bir kimse mâzürdür. Aldığı gıda onun için hayırlıdır. Hesâba ve azâba sebep olmaz. Alınan besinlerin kişinin hakkında hayırlı olabilmesi için mutlaka bu iki şart tahakkuk etmelidir. İnsanın, hesâba ve azâba sebep olmayacak şekilde gıdalarını almakta devam edebilmesi için (yalnız ibâdete vesile olduğundan gıda aldığına) niyet etmelidir. Böylece arada - sırada yanlışlıkla başka maksatlar için alınan gıdaların sorumluluğundan da kurtulmuş olur. Bu son duruma göre, gıdalarını hesâba ve azâba sebep olmaması için kişinin:
1 — Gıda almasa ibâdet yapamayacak hâle gelme ihtimali bulunması,
2 — Gıdaları. Allah'a vazifelerini yapabilme niyetiyle alması,
3 — Bu niyeti kısaca önceden fikrinden geçirmiş olması lâzımdır.
SORU: Şehevî gâyelerle gıdalanmak günah mıdır, azap gerekir mi? Mâzür olan bir kimsenin gıda alması farz mıdır, değil midir?
CEVAP: Şehevî gâyelerle gıdalanmak, yasaktır, kötü şeydir. Esas itibariyle günah sayılmaz. Cehennem azâbına sebep olmaz. Fakat kişi bu yüzden sorguya çekilir, tekdir edilir, hapsedilir. Mâzür durumda olan kimsenin gıdalanması fazilettir, iyi şeydir, edebliliktir.
SORU: Hesap ve hapis nedir?
CEVAP: Hesap, kişinin kazandığı, harcadığı şeylerden ve bunları yaparken ne gibi niyetlere sâhip olduğundan sorguya çekilmesidir.
Hapis ise, kıyamet gününün o dehşeti içinde hesap verme süresince cennetten mahrum bırakılması demektir.
SORU: Allah helâl kıldığı şeylerde niçin sorguya çekiyor, tekdir ediyor, ayıplıyor? Mademki helâldır, o halde istenildiği gibi tasarruf edilebilmeli, soru-sual olmamalı ?
CEVAP: Kişinin helâl olan ni'metlerde tekdir edilmesi, ayıplanması, edebli hareket etmemesindendir. Meselâ bir kimse devlet büyüklerinin sofrasına dâvet edilse, fakat o, sofrada gerekli nezâketi göstermese, terbiyesizlik etse, yemekler kendine helâl olduğu haide tekdir edilir, ayıplanır.
İşte bu dünya bir sofradır, sâhibi de Allah'tır. Onda her çeşit nefis yemekler hazırlanmştır. Allah insanları, kendisini tanımaları, kendisine ibâdet etmeleri için yaratmıştır. İnsanlar onun her bakımdan kuludur. Allah'a her bakımdan kul olan bir kimse gene her bakımdan ona karşı edepli olmağa mecburdur.
Böylece onun sofrasında göstereceği nezâket, iyi sayılır, ibâdet yerine geçer. Kabalık ve nezâketsizlik ise ayıplanır. Esasen bu dünya zevku safâ yeri değil, ibâdet ve hizmet yeridir. Kişinin hevâ-yı nefsine uyarak Allah'ın çizdiği sınırı aşması, kendi zevkine göre bir hayat yaşaması kabalıktır. Ni'met sâhibine karşı terbiyesizliktir.
Ayıplanmasına ve tekdir edilmesine sebep olur.
Ey Allah yolunun yolcusu. Nefsin ıslahı ve yola getirilmesi hususunda şimdiye kadar söylediklerimizi iyi beller, onlara hakkıyle riâyet edersen dünyada - âhirette çok hayırlara kavuşur, ebedî hayatını kurtarırsın. Başarıya ulaştırma yalnız Allah'ın hakkıdır.
(1) Nisâ Süresi, âyet: 10
(2) Nisâ Süresi, âyet: 43
(3) Vâkıa Süresi, âyet: 79
(4) Ahkaf Süresi, âyet: 20
(5) Hadid Süresi, âyet: 20
(6) Hadid Süresi, âyet: 20
(7) Tekâsür Süresi, âyet: 8
(8) Bakara Süresi, âyet: 202
Abidler Yolu, İmam-ı Gazali
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder