16 Mart 2021 Salı

Takva

SORU: Takvâ ne demektir, açıklar mısınız?

CEVAP: Takvâ aziz bir hazînedir. Sâhip olabilirsen onda neler neler olduğunu göreceksin. Mücevherler, kıymetli taşlar, bol ve nefîs yiyecekler, ganimet malları..

Sanki dünya ve âhiret saâdetini temin eden ne kadar faydalı ve iyi şey varsa hepsi bu hazinede toplanmış. Bak, takvâ hazinesine sâhip olanlara nice hayırla , nice mükâfat ve sevablar, nice saâdetler verileceği Kur'anda beyan ediliyor. Biz burada cümleden on iki tanesini sayacağız:

1— Takvâ sâhibi olanlar övülüyor:

— Eğer sabreder, takvâ sâhibi olursanız şüphesiz bu, hâdiselere karşı gösterilen bir azmdendir. (1)

2— Düşmandan korunulacakları tekeffül ediliyor :

- Eğer göğüs gerer, takvâ sâhibi olursanız, düşmanlarınızın hilekârlıkları size hiç bir şeyle zarar veremez. (2)

3 — Allah'ın yardımına mazhar olacakları va'dediliyor :

— Şüphesiz Allah, takvâ sâhipleri ve iyilik edenlerle beraberdir. (3)

— Allah, takvâ sâhiplerinin dostudur. (4)

4— Sıkıntılardan kurtarılacakları ve helâlinden rızıklandırılacakları ifâde ediliyor:

— Kim, Allah'dan korkarsa o, ona bir kurtuluş yeri verir. Onu hayâline gelmiyecek bir cihetten rızıklandırır. Allah'a güvenirse O kendisine kâfidir. (5)

5— Amellerin ıslah edileceği va'dediliyor:

— Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sözün doğrusunu söyleyin ki işlerinizi düzeItip iyiye götürsün. (6)

6— Günahların afvedileceğine dair söz veriliyor :

— Ey iman edenler, takva sâhibi olun. Sözün doğrusunu söyleyin ki Allah işlerinizi düzeltip sizi yarlıgasın. (7)

7— Allah'ın sevgilisi oldukları beyan ediliyor:

— Allah, takva sâhiplerini sever. (8)

8— Amellerin kabûl edileceği bildiriliyor:

— Allah, ancak takva sâhiplerininkini kabûl eder. (9)

 9 — Allah yanında en yüksek değere sâhip oldukları ifâde ediliyor:

— Şüphesiz, sizin Allah yanında en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. (10)

10 — Dünya ve âhirette esenlikle müjdeleniyorlar:

— Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, âhiret hayatında da onlar için müjde vardır. (11)

11 — Cehennem azâbından âzâd edilecekleri va'dediliyor :

— Sonra takvâya erenleri kurtaracağız. (12)

— Takvâ sâhipleri cehennemden uzaklaştırılacak. ( 13)

12— Cennet vadediliyor :

— Cennet takvâ sâhipleri için hazırlandı. (14)

Bütün bunlar gösteriyor ki dünya ve âhiret saâdeti, takvâ denilen hazinede gizlidir. Ey insan oğlu, ondan nasibini al.

İbâdetin sonuca ulaşabilmesi için gerekli olan üç şart da takvâda vardır.

Birincisi: İbâdete başlıyabilmek için Allah'ın vereceği muvaffakıyet. Kur'anda buyurulur:

— Allah, takvâ sâhipleriyle beraberdir.

İkincisi: İbâdetlerin ıslahı ve kusursuz olması. Allah buyurur:

— Takvâ sâhibi olun. Allah amellerinizi ıslah eder.

Üçüncüsü: Yapılan ibâdetlerin makbûl olması. AIlah buyurur:

 — Allah, ancak takva sâhiplerininkini kabûl eder.

İşte yapılan ibâdetler bu üç merhaleden geçtikten sonra değer kazanır. Önce Allah'ın tevfiki, sonra kusursuz ibâdet, tamam olunca da kabûlü.

Âbidler, bu üç şey için Allah'a yakarırlar, derler ki:

— Ey rabbimiz, sana itâat etmemiz için bize muvaffakıyet ver. İbâdetlerimizi kusursuz tamamlattır; kabûl et.

Allah, takvâ sâhipleri için bu üç şey'i va'detmiştir. İstesinler veya istemesinler verir. Ey kişi, sen de rabbine itâat etmek, dünya ve âhiret saâdetine kavuşmak istiyorsan takvâ sâhibi ol. Bak birisi ne güzel söyler:

— Kim Allah 'dan korkarsa, yâni mahlûkatı incitmekten kaçınırsa, yâni takvâ sâhibi olursa o, alış-verişinde dâima kârlıdır.

Diğer biri:

— «Kişinin kabrine kendisiyle beraber takvâ ve yaptığı iyi işlerden başka hiç bir şey gitmez.» der.

Başka biri de şöyle söyler:

— Kim Allah'ı tar da bu kendisini tatmin etmezse, o kimse bedbahttır. Kişi zenginliğin verdiği görünüşteki efendilikle ne yapabilir? Efendilik tümüyle takvâ sâhiplerinin hakkıdır. Allah yolunda olanlara, bu yolda karşılaştıkları tehlikelerin gerçekte bir zararı yoktur.

Bâzıları mezar taşlarına yazdırmışlar:

— Takvâdan başka hiç bir azık yoktur. İster al, ister alma.

 Üzerinde durulması gereken bir husus daha var.

Fazilet ki çalıştın, didindin, bütün ömrünü ibâdetle geçirdin. Dilediğin kadar ibâdet ettin. Bütün mes'ele kabûl olmasında değil mi? Halbuki gene biliyorsun: Kur'anda

«Allah ancak takvâ sâhiplerinin ibâdetini kabûl eder.»

 buyuruluyor. O halde bütün mes'ele, dönüp dolaşarak takvâda düğümleniyor. Hazret-i Âişe der ki:

— Resûlûllah, dünyada takvâ ve takvâ sâhiplerinden başka hiç bir şey'e teaccüb etmezdi.

Rivâyete göre Tevrat'ta:

— «Ey insanoğlu, Allah'dan kork, yâni takvâ sâhibi ol, dilediğin yerde uyu!» şeklinde yazılı idi.

Gene nakledildiğine göre Amir İbni Kays ölümü ânında ağladı. Kendisi her gün bin rek'at namaz kılar, sonra yatağına gelerek :

— «Ey bütün kötülüklerin mekânı. Allah hakkı için senden bir an bile hoşnut olmadım!» derdi .Bir gün gene ağlamıştı. Kendisine niçin ağladığı sorulduğunda. «AIlah yalz takvâ sâhiplerinin ibâdetini kabûl eder» âyetini okudu.

Birisi, büyüklerden birine:

— Bana nasihat eder misiniz? demiş.

O büyük:

— Sana, Allah’ın gelmiş-geçmiş bütün insanlara yaptığı nasihatı yapıyorum demiş ve:

— Andolsun ki biz, sizden önce kendilerine kitap verilenlere de size de hep (takvâ sâhibi olun) diye tavsiye etmişizdir (15) meâlindeki âyeti okumuş.

Allah, kul için daha iyi olanı herkesten daha iyi bilmez mi? O, merhametlilerin en merhametlisi, şefkatlilerin en şefkatlisi değil mi? Eğer dünyada kulları için takvâdan daha iyi, daha faydalı, daha hayırlı ve daha değerli bir şey olsaydı, muhakkak onu tavsıye eder, onun yapılmasını emrederdi. Madem ki ilk insanlardan bugüne kadar herkese ısrarla takvâyı tavsiye etti. O halde bunun içinde her türlü kurtarıcı öğütler, dünya ve âhiret saâdetini temin edecek esaslar var demektir. İşte takvâyı anlatan güzel sözlerden biri:

— Takvâ, efendiliğin tâ kendisidir. Dünyayı sevmek ise denâet ve yok olmaktır. Takvâ sâhibi olan kimsenin hiç bir eksiği yoktur. İsterse üstü pejmürde olsun.

Hakikati görebilen bu izahattan takvânın önemini anlar. Tevfik ve hidâyet Allah’ tandır.

SORU: Takvanın önemi anlaşıldı. Şimdi takvânın târifini yaparak hangi mânalara geldiğini ve tatbikatta nasıl olacağını anlatır mısınız?

CEVAP: Âlimlerimizce takvâ, «daha önce hiç işlenmemiş bir günahtan kalbi temiz tutmak» demektir. Böylece insan, kalbini günahlarla karartmamaya azmetmiş olur. (Takvâ), (vikâye) aynı asıldandır ve korumak mânasınadır. Buna göre insanın, kalbini günahlardan korumasına (takvâ), bu kimseye de (müttekî) denir.

(Takvâ) Kur'anda başlıca üç mânada kullanılmaktadır:

1 — Korkmak mânasında. Allah buyurur:

— Benden korkunuz. (16)

Öyle bir günden korkunuz ki o gün Allah'a döndürüleceksiniz. (17)

— İtâat ve ibâdet mânasında:

Ey iman edenler, Allah'a nasıl ibâdet etmek lâzımsa öylece ibâdet edin. (18)

3 — Kalbi günahlardan temiz tutmak manasına. Takvâda esas olan budur. Yâni hiç günah işlememek sûretiyle kalbi kirletmemektir. Allah buyurur:

— Allah ancak takvâ sâhibi olanlarınkini kabûl eder.

 Görüldüğü gibi bu âyette önce (itâat), sonra (haşyet - korkmak), daha sonra da (takvâ) geçmektedir. Bundan anlaşıldığına göre (takvâ ) , (itâat) ve (korkmak) tan başka şeydir ki o da (kalbi günahlardan temiz tutmak) tır.

Gene âlimlerimizin açıkladıklarına göre takvânın üç derecesi vardır:

1 — Allah'a ortak tanımaktan kalbi temiz tutmak.

2 — İslâma aykırı inanç ve ibâdetlerden kalbi temiz tutmak.

3 — Önemsenmez sayılan günahlardan kalbi temiz tutmak.

Takvânın bu üç derecesi Kur'anda aynı bir âyette geçmektedir :

— İman edip güzel amellerde bulunanlar takvâ sâhibi oldukları, imanlarında sebat ederek iyi işlere devam ettikleri ve takvâ gösterdikleri, sonra gene takva ile iyi şeyler yaptıkları takdirde, tatdıklarında uhdelerine hiç bir günah yoktur. (19)

Bu âyette geçen birinci (takvâ) şirkten, yâni Allah'a ortak tanımaktan takvâdır. Kâinatta tek tasarruf sâhibi Allah’tır. Onun irâdesi ve dileği olmadan hiç bir canlı hiç bir şey yapamaz. Bu birinci (takvâ) nın yanında geçen «îman» dan maksat ise (tevhid) yâni (Allah'ın tasarrufda tekliği) dir.

İkinci takvâ, İslâma aykırı inanç ve amellerden (takvâ) dır. Burada geçen (îman) dan murad (ehl-i sünneti itikâdının tasdikidir.

Üçüncü takvâ, önemsenmez sayılan günahlardan kalbi temiz tutmaktır. Burada (takva ) nın yanında geçen “iyilik” ten maksad ise, ibâdet, itâat ve doğruluktur.

 Âlimlerimizin takva üzerine sözleri bunlardır. Benim kanaatımca (takvâ), (helâl olan şeylerde aşırı gitmekten, yâni israfa kaçmaktan sakınmak) mânasına da gelmektedir. Nitekim peygamberimizden nakledilen bir haber de:

— «Müttekîler, çok kere, mahzurlu bir şey'i yapmış olmamak için işlenmesi helâl olan şeyleri terkederler. Bunun için onlara mütteki denmiştir.» buyurulur.

Onun için (takvâ) denince bütün bu mânaları göz önünde bulundurmanın daha iyi olacağını sanıyorum.

Şimdi takvânın tatbikatını açıklayalım.

(TAKVA) dinin esaslarına zarar verecek her hareketten kaçınmaktır? Bunu, perhiz etmekte olan bir hastanın durumuna benzetebiIiriz. Perhizlinin hastalığına zarar veren her çeşit yiyecekten sakındığı gibi insan da dînine halel getiren her türlü davranıştan kaçınırsa takvâ sâhibi olur.

Dinin esaslarını çiğneyen fiilleri başlıca İki kısımda toplayabiliriz.

1 — Sırf haram ve günah olan fiiller.

2 — Aslında helâl olduğu halde aşırılığa kaçılan fiiller. Nefs dâima kötülüğe ve itâatsızlığa meyyâl olduğundan aslında helâl olan şeylerde aşırılığa gidilirse zamanla insanı günaha ve harâma sürükler. O halde. dinin hükümlerine saygılı olmak isteyen kimse, günah, haram olan şeylerden ve helâlde aşırı gitmekten kaçınsın.

Günahların başlıca iki kısım olduğunu biliyoruz.

1 — Aslında günah olanlar. Bunlar Allah'ın haram kıldığı ve yasak ettiği şeylerdir.

2 — Aslında günah olmayanlar. Bunlar, tedbir olarak yasak edilen şeylerdir. Helâl sayılan fiillerde aşırı gitmek bu kısmı teşkil eder. Meselâ sırf şehvet ve zevku safâ için bol bol yiyip içmek gibi.

Birinci kısım günahlardan sakınmak, derece bakımından takvânın en aşağısıdır. Çünkü bunlar esasen kesin olarak yasak edilmiştir. Kaçınmak mecburîdir.

İkinci kısım günahlardan sakınmak derece bakımından daha yüksektir. Çünkü bunlarda kesin yasak yoktur. Kişi, bir nevi' kendi isteğiyle terketmektedir. İşte bir kimse, bu iki türlü günahların hepsinden uzak kalırsa takvâ sâhibi demektir. O artık (TAKVA) denilen zengin ve muazzam hazîneye sâhip, olgun kişidir..

Allah'a saygılı olmanın son basamağına çıkmıştır. Takvâ üzerine kısaca sözlerimiz bu kadar. İnşaallah doğru olarak anlarsın.

SORU: Nefsimizi takvâya nasıl alıştırabiliriz. Anlatır mısınız ?

CEVAP: Nefsi takvâya alıştırmak, onu bütün cümle dînin esaslarına aykırı olan şeyleri işlemekten men etmekle olur. Eğer böyle kuvvetli bir azimle nefsini dur durabilirsen takvâ sâhibi olmuş, gözünü, kulağını, dilini, kalbini, mideni ve bütün âzanı korumuş; onu takvâ gem'i ile gemlemiş olursun. Bu mevzu biraz uzundur. İhyâ-ül Ulûmüddin kitabımızda geniş bilgi verilmiştir. Bu küçük kitapta kısaca açıklanacaktır.

Bir kimse takvâ sâhibi olmak isterse, göz, kulak, dil, kalb ve mideden ibâret beş uzvuna sâhip olsun. Bütün gücüyle onları korusun. Çünkü dinin esaslarını çiğneyen hareketler bu beş âzadan gelmektedir. Şimdi bu beş âzâyı ve bunlar için haram olan şeyleri ayrı ayrı kısaca açıklayalım.

GÖZ VE KORUNMASI

Allah her birimize gözümüzü koruma hususunda başarı versin. Çünkü o, her kötülüğün sebebidir. Göz konusunu üç esası açıklamakla inceleyeceğiz.

Birinci esas: Allah buyurur :

— İmanlı erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar. Irzlarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temizdir. Şüphesiz Allah ne yaparlarsa hakkıyle, haberdarr. (20)

Kısa olmasına rağmen bu âyette üç değerli mâna vardır:

TERBİYE, İKAZ ve TEHDİT.

«İmanlı erkeklere söyle ;gözlerini haramdan sakınsınlar» demekle kullar edebe dâvet ediliyor. Muhakkak ki kulun, efendisinin emrine uyması, onun verdiği terbiyeyi takınması lâzım. Yoksa efendisi onu meclise koymaz, huzuruna almaz. Bu misal üzerinde iyi düşün, çok şeyler bulacaksın.

«GözIerini haramdan korumaları, kendileri icin daha temizdir» denmekle kullar ikaz ediliyorlar. Ayetin bu kısmı şu şekilde de açıklanabilir.

— Gözlerini haram şeylerden korurlarsa: kalbleri temiz olur, çok ibâdet ve hayır yapabilirler.

Çünkü göz kendi haline bırakılır, önüne gelene bakarsa haram şeylere bakmış olmaktan kurtulamaz. Eğer bu bakış kasıtlı olursa büyük günahtır.

Bâzan bu bakışlara kalb de katılır, yâni içten bir alâka duyulur ki o zaman daha büyük günahtır. Gözün bilr defa harama bakmasıyle, kalbin mânen çürük sahtiyan haline geldiği ve artık işe yaramadığı söylenir.

 Eğer göz mubah, yâni mahzurlu olmayan bir şey'e baksa esasta bir zararı yoktur. Fakat kalb onunla meşgul olduğu için kendisine vesvese gelebilir. Böylece kalb, faydasız şeylerle oyalanmış olur. Halbuki göz o şey'e bakmasa kalb de rahat olur. Doğruyu ve güzeli düşünme hâssası kaybolmaz. Rivâyete göre Hazret-i İsa şöyle demiş:

— Bakmaktan sakının, çünkü bir bakış, kalbe şehvet tohumunu serper. Bu kadarı, kötülük bakımından sâhibine yeter.

Zünnûn Mısrî de. ( gözleri haram şeylere kapamak kötülüklere karşı en iyi perdedir.) der.

Başka bir söz de, (gözünü, kalbin de peşinde olarak kendi haline bırakırsan, gördüğü manzaralar seni bitkin düşürür. Gördüklerinin hepsini yapamadığın için üzülürsün. Bâzıları da sabır edemiyerek işler, büyük günaha girersin) şeklindedir.

Bu açkılamaların sonucu şudur:

Gözünü ne derece haramdan, seni ilgilendirmeyen lüzumsuz şeylerden korursan o derece temiz ve saf kalbli olur; vesveselerden, kuruntulardan kurtulur, insânî huylarla süslenmiş olursun. Bu gerçeği kafana iyi koy. Tevfik Allah'tandır.

Âyette, (şüphesiz Allah ne yaparlarsa haberdardır denmekle kullar tehdit ediimektedir. Aynı konu ile alâkalı başka bir âyet de:

— (Allah gözlerin haram bakışını, kalblerin gizleyeceği her şey'i bilir.) (21) şeklindedir. Aklı başında olana Allah'ın bu tehdidi kâfidir.

İkinci esas; Peygamberimiz buyurur:

- Nikahlısı olmayan bir kadının uzuvlarına bakmak, iblisin oklarından bir oktur. Kim, helâl olmıyan kadına bakmaktan kaçınırsa Allah ona ibâdet zevkini tattırır.

 Abidlerce, ibâdet ve münâcâtın zevkini tatmak şerefli bir mertebedir. Bu, tecrübe ile sâbittir. Haram ve lüzumsuz şeylere bakmaktan kaçınanlar ibâdetten zevk alır, kalblerinde sâflık bulunur.

Üçüncü esas; âzâna şöyle bir göz at. Niçin ve nerede kullanılmak üzere yaratılmışlar, sana verilmişlerse orada kullanmak üzere muhafaza et. Mahallinin gayrinde onları yıpratıp harcama ki, sonra kullanmağa yüzün olsun. Meselâ ayaklar cennet bahçelerinde ve köşklerinde dolaşmak; el cennet şerbetlerini tutmak, meyvelerini koparmak; göz Allah'ın cemâlini temâşa etmek için verilmiştir. Allah’ın cemâlini seyretmekten daha büyük bir ni'met olabilir mi? O halde gözünü o gün için koru!

Göz mevzuunda anlattığımız bu üç esası hakkıyle düşünürsen sana yeter.

KULAK VE KORUNMASI

İki sebepten dolayı kulağını, kötü ve lüzumsuz söz işitmekten korumalısın

Birinci sebep: Dinleyen, konuşanın ortağıdır. (Her şeyin ortasını ara. Şüpheli ve yan yollardan kaçın. Dilini kötü konuşmaktan koruduğun gibi, kulağını da kötü şeyler dinlemekten muhafaza et. Unutma ki kötüyü dinlerken söyleyenle ortaksın.) sözü, hususta söylenmiş güzel sözlerdendir.

İkinci sebep: İşittiğin her söz, kalbinde vesvese ve kuruntuların doğmasına sebep olur. Böylece düşünme melekelerin lüzumsuz şeylerle oyalandığından ibâdet edemez ve doğruyu düşünemezsin.

Kulak ve onun vasıtasıyle düşünce merkezierine giden sözler, mideye giden yemeklere benzer. Bu yemeklerde insanın beslenmesi için faydalı maddeler olduğu gibi zararlı hattâ zehirli - öldürücü maddeler de bulunabilir. Faydasız olan artıklar bir müddet sonra dışarı atılır. Bunları dışarı çıkarmanın çareleri de vardır. Müshil ile olduğu gibi. Kulağa ve oradan düşünce merkezlerine giden sözlerde de faydalıları ve zararlıları olabilir. Fakat bunlar mideye giden yemekler gibi kolay kolay vücudu terketmezler. Bâzıları yıllarca hattâ ömür boyunca insanın hayâlinden silinmez. Eğer bu işidilen şey kötü bir söz idiyse zaman zaman vesveselere, kuruntulara sebep olur. Sâhibini rahatsız eder. Kötülüğe sevkeder. Bu yüzden büyük felâketlere düşebilir. Böyle bir durumda, onu hatırlamamağa çalışarak Allah'a sığınmaktan başka çare yoktur.

Böyle şeyleri işitmekten kulaklarını koruyanlar rahat ve huzur içinde olurlar. Akıllı olanlar bunun üzerinde çok düşünsünler. Muvaffakıyet Allah'tandır.

DİL VE KORUNMASI

Ey saâdet yolcusu! Dilini de korumalısın. O, en azgın, en bozguncu bir uzuvdur. Süfyan ibni Abdullah rivâyet eder:

Peygambere dedim ki:

— Ey Allah’ın Resûlü, benim için en çok korktuğun şey nedir?

Parmağıyle dilini tutarak:

— (İşte bu!) buyurdular.

Yunus İbni Abdullah anlatır:

- Basranın sıcağında oruç tutmağa tahammül eden nefsim, fuzulî şeyler konuşmamağa bir türlü tahammül edemedi.

Dilini çirkin ve lüzumsuz şeyler konuşmamağa alıştırmalısın. DiI konusunu beş ayrı esası açıklıyarak inceleceğiz.

BİRİNCİ ESAS: Ebû Said Hudrî rivayet eder:

— İnsan sabahleyin kalkınca bütün âzâsı lisân-ı hal ile dile, (Allah sana doğruluk versin. Çünkü sen doğru yolda olursan biz de oluruz. Sen saparsan biz de saparız.) derler. Bunun mânası şudur:

Dilin söylediği söz, vücudda müsbet - menfi çeşitli tesirler meydana getirir. Bu tesirler, sözün vasfına bağlıdır.

Mâlik ibni Dînâr der ki:

- Eğer kalbinde kasvet, vücûdunda zâfiyet, rızkında mahrûmiyet görüyorsan bil ki lüzumsuz şeyler konuşmuşsun.

İKİNCİ ESAS: Zamanın değerlendirilmesi gerekir. Onu yok yere harcamak büyük hatâdır. Allah'ın zikri hariç diğer konuşmaların birçoğu için verilecek hükmün en hafifi (BOŞ) ve (FAYDASIZ) dır. Boş ve faydasız sözler de insanın vaktini kaybeder. Kaybedilen zaman ise bir daha geri gelmez.

Söylendiğine göre Hasan İbni Sinan, yolda giderken bir saray görünce, (bu ne zaman yapılmış) der. Sonra da nefsine hitaben (ey mağrur nefsim seni alâkalandırmayan şeylerden soruyorsun) diyerek bir sene oruç tutar ve nefsini cezalandırır.

Dillerini tutup nefislerini terbiye edenlere ne mutlu!

Dilinin ve nefsinin yularını salıverenlere ne kadar yazık !

Bak birisi bu hususta ne güzel söylüyor:

- Gecenin karanlığında iki rek'at namazı ganimet bil. Eğer dilin faydasız bir şey söylemek isterse hemen engel olarak Allah’ı an. Güzel söz konuşan birisi bile olsan, lüzumsuz konuşmaktansa sükût etmek daha hayırlıdır.

ÜÇÜNCÜ ESAS: Yapılan ibâdetlerin, hayırların korunması lâzımdır. Diline sâhip olmayan, çok konuşan yagıybet eder. Nitekim ata sözüdür. (Çok konuşan çok yanılır.) Gıybet ise ibâdetleri öldürür, yer. Gıybet edenin hâlini, topla dört bir yana gülle savuran kişiye benzetirler. Sanki o gıybet ettikçe ibâdetlerinden kazandığı sevabları dört bir yana savurmaktadır.

Bir gün Ebû Said Hasan'a (birisi seni çekiştiriyor, hakkında gıybet ediyor.) demişler. Bunun üzerine Ebû Said bir tabağa hurma doldurarak o adama gitmiş ve: (Duyduğuma göre sevablarını bana hediye etmişsin. Ben de karşılık olarak sana bu hurmaları veriyorum buyurun!) demiş.

Büyüklerden ibni Mubârek'in yanında gıybet etmekten söz açılır. İbni Mubârek der ki:

- Eğer gıybet etmiş olsaydım, muhakkak anneme ederdim. Çünkü o, benim sevaplarımı almağa herkesden daha lâyıktır.

Bir gün Hâtem Esam hastalanır. Teheccüd namazı kılamaz. Bu yüzden karısı onu ayıplar. Hâtem Esam:

— Merak etme. Bir kısım kişiler gece namaz kılarlar. Sabah olunca beni çekiştirirler. Kıyâmet gününde onların bugünkü namazı benim mizanımda olacak, der.

DÖRDÜNCÜ ESAS: Dilini tutan selâmet bulur. Bu hususta söylenmiş bâzı güzel sözler:

Süfyan Sevrî :

 — Dilinle kötü konuşma ki, dişini kırmasınlar.

Başka biri:

— Dilini tut, şânın yüce olsun.

Diğer biri:

— Dilini tut. Konuşup durma ki belâya çarpılmayasın.

İbni Mübârek:

— Dilini koru, sâhip olunmayan dil, kişiyi hızla fe-

 lâkete götürür. Dil, kalbin tercümânıdır. Kişinin olgunluğunu gösterir.

İbni Ebû Mutî:

— Kişinin dili, kafesteki arslana benzer. Serbest bırakılırsa her tarafı tâlân eder. Onu sükût gemi ile koru ki, belâlara karşı bir perde olsun.

İnsanın içinde nice sözler vardır ki sâhibine mânen: (Beni terket, sana zararım dokunmasın.) der.

Allahdan bize merhametiyle bakmasını dileriz.

BEŞİNCİ ESAS: Dilini kötüye kullananların, kıyâmet günü görecekleri cezaları hatırdan çıkarmamaları yerinde olur. Konuştuğun faydasız söz, ya tamamen haram veya fuzulî olacak. Eğer haram bir söz söyledi isen kıyâmet gününde bunun için ezici azap göreceksin. Peygamberimiz buyurdu:

— Mi'rac gecesi cehennemde bir kısım kişiler gördüm. Pislik yiyorlardı. Cebrâil'e bunların kim olduklarını sordum. (Bunlar, dünyada insan eti yiyenler, yâni gıybet edenlerdir.) dedi.

Gene Allah resûlü bir gün Mûâz'a hitâben şöyle der:

— Kur'an ehline dil uzatma. İnsanları gıybet ve dedikodu ile parçalama. Sonra kıyamet günü cehennem köpekleri de seni parçalar.

Ebû Kalâbe der ki:

— Gıybet, düşünme melekesini tahrib eder.

Allahtan, her birimizi böyle felâketlerden korumasını niyaz ederiz. Eğer söylenen söz fuzulî, yâni işe yaramaz ise bunun dört mahzuru vardır:

BİRİNCİSİ: İnsanın yazıcı melekleri, lüzumsuz yere meşgul edilmiş olur. Kişi bundan sıkılmalı ve yersiz olarak onlara ezâ vermemelidir. Allah buyurur: 

— İnsan, bir söz söylemeye dursun, mutlaka yanında bir gözcü vardır. (22)

İKİNCİSİ: Allah'ın huzuruna çirkin ve saçma-sapan sözlerden ibaret bir kitap gönderilmiş olur. Çünkü insanın sözleri yazıcı melekler tarafından yazılarak bir kitap hâline getirilir. Kişi rabbının huzuruna böyle bir şey göndermiş olmaktan sakınmalıdır.

Adamın biri bir ara çirkin ve saçma bir şeyler konuşuyormuş. Onu gören diğer biri demiş ki:

— Hey, ne yapıyorsun? Sen rabbına gönderilecek bir kitabı yazmakla meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et.

ÜÇÜNCÜSÜ: Kişinin dünyada konuştuğu iyi - kötü bütün sözler, kıyâmet günü şâhitler yanında Allah'ın huzurunda okunur. Sözlerin sâhibi de aç, susuz, çıplak ve cennet kokusundan mahrum orada beklemektedir. Dünyada sarfettiği çirkin konuşmalar orada ona ızdırap vesilesi olur.

DÖRDÜNCÜSÜ: Kıyâmet günü, bu çirkin konuşmaları ihtiva eden kitap okunduktan sonra etrafdan (yazık, utanmadın mı bunları söylemeye? Rabbına dünyadan ancak bu çirkin konuşmaları mı getirebildin.) şeklinde ayıplamalar gelir. Aklı başında olana dil mevzuunda bu dört öğüt yetişir.

KALB VE KORUNMASI

Ey saâdet yolcusu, kalbin, kötü düşüncelerden korunması ve ıslah edilmesi lâzımdır. O, korunması gereken uzuvların en tehlikelisi aynızamanda ıslahı en zor olanıdır. (KALB ve KORUNMASI) konusunu beş esası açıkJıyarak inceliyeceğiz.

 BİRİNCİ ESAS; Allah buyurur:

— Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizleyeceği her şeyi bilir. (23)

— Allah, Kalplerinizdekini bilir.

— Allah Kalplerin iç yüzünü hakkıyle bilir.

Allah'ın, kulların kalbinden geçenlere tamamıyle vâkıf olduğu Kur'anda defalarca ifade edilmiştir. İnsan için onun bilmiş olması yeter. Dikkat et, Kalbin neler yapıyor. Çünkü her hareketini kontrol altında bulunduran birisiyle alış - veriş etmektesin.

İKİNCİ ESAS; Peygamberimiz buyurur:

— Allah sizin yüzünüze, endâmınıza bakmaz. Sâdece kalbinize bakar.

Buna göre kalp Allah'ın nazargâhıdır. Hayretki bir çok kimseler bir kusur görülmesin diye insanların görebilecekleri yerini yıkarlar, temizlerler, süslerler de, AIlah'ın nazargâhı olan kalbi ihmal ederler. Bir defacık onu kirli düşüncelerden temizlemeyi akıllarına getirmezler Öyleki mümkün olsa da insanlar görebilse ondan kaçarlar yahut onu yanlarından uzaklaştırırlar.

ÜÇÜNCÜ ESAS; (Kalb) bir ülkenin başkanı gibidir. Diğer uzuvlar onun tebeasıdır. Eğer (BAŞ) durumunda olan (KALB) doğru yolda ise tebea durumundaki diğer uzuvlar da doğru yoldadır: Nitekim Allah Resûlü buyurur :

— İnsanda bir et parçası vardır ki o doğru olursa bütün vücud doğru olur. O kötü olursa bütün vücud kötü olur. Bu et parçası KALB'dir.

Mademki bütün âzânın doğruluğu kalbe bağlı, o halde emek verip onu ıslah etmek gerekir.

 DÖRDÜNCÜ ESAS; Kalb, içinde güzel pırlantaların bulunduğu bir hazinedir. Dünya ve âhiret saâdetine vesile olan AKIL, Allah yanında insanın değerli bir varlık olmasını sağlayan BASİRET, yapılan ibâdetlerle ebedî hayatı kazandırabilmek için lâzım olan niyet-i hâlisa, insanın diğer mahlûkat içinde şerefini artıran çeşitli ilimler ve daha nice faziletler bu hazinede bulunan pırlantalar cümlesindendir.

O halde böyle bir hazineyi kirden, pastan, hırsızlardan korumalı üstelik onu çeşitli güzelliklerle süslemelisin. Böylece ona leke düşürmemiş, düşmandan korumuş olursun. Kibir, haset, merhametsizlik, cimrilik, gibi insani olmayan huylar kalbin düşmanıdır. Onu kirletirler, mahvederler. Bunların tersi olan alçak gönüllülük merhamet, cömertlik, ... gibi duygular da insan kalbinin süsleridir.

BEŞİNCİ ESAS : Ben kalbin halini düşündüm. Onda, diğer âzâda bulunmayan beş husûsiyet gördüm.

Birinci husûsiyet: Düşman daima kalbe hücum halindedir. Çünkü şeytan insanın kalbinde bulunmakta, ona vesvese vermektedir. Kalbde bir de doğruya çağırıcı melek olduğuna göre her an iki ayrı dâvetci tarafından kapısı çalınıyor demektir.

İkinci husûsiyet : Kalp, çok meşgul bir âzâdır. Çünkü insanı iyiliğe sevkeden (Akıl) ile kötülüğe sevkeden (HEVÂ-Yİ NEFS) orada çarpışmaktadır. Ohalde kalb dâima savaşa sahne olan sıtratejik bir noktadır. Sıtratejik noktaların ise korunmasına ehemmiyet verilmelidir.

Üçüncü husûsiyet : Kalb, çeşitli belâların üşüştüğü bir yerdir. Yağmur damlaları kadar çok ve bir ok gibi tehlikeli fikirler gece- gündüz oraya yağmaktadır. Sen bu tehlikeli fikirlerin kalbe üşüşmesine engel olamazsın. Kalb göze benzemez. Çünkü o iki göz kapağı arasındadır. İstenildiği zaman kapatılabilir. Dil'e de benzemez. Onun-

da dudaklar ve dişlerle hapsedilmesi mümkündür. Kalb ise dâima tehlikeli fikirlerin hedefidir. Nefs, hemen kalbe doğan bu fikirlere uyulmasını ister. İnsan çok kere bu isteğe mağlûp olur, defedemez.

Dördüncü husûsiyet : Kalbin mânevî hastalıkları elle tutulup gözle görülmediğinden tedâvisi güçtür. Uzun müddet üzerinde durarak terbiye etmek gerekir.

Beşinci husûsiyet : Kalb, hızla halden hale döner Öyle ki o, bu dönüşlerde ateşde kaynamakta olan bir tencerenin kapağından daha hareketlidir. Esasen kalb, durmadan halden hale döndüğü için bu adı almıştır. Fikirler, insanı çeşitli tavırlara sokar. Kalb, değişmekte nekadar hızlı ise, belâların onun üzerine yağması da o kadar hızlıdır. Kalbin doğru yoldan sapması çok büyük tehlikedir. Bu sapışın başlangıcı KASVET ve ALLAH'TAN BAŞKA ŞEYLERE BEL BAĞLAMAKTIR. SONU İSE — Allah korusun — İMANSIZLIKTIR. Duymadın mı, Allah Kur'anda iblis hakkında ne buyuruyor:

— İblis dayatmış, kibirlenmiş, Hz. Adem’e secde etmemişti. Zaten o kâfirlerdendi. (24)

İblisin kalbinde kibir vardı. Bu kibir, Hz. Âdeme secde etmesini engelleyerek imansızlığına sebep oldu.

— ... Fakat o yere saplandı. Hevâsına uydu. (25)

Hevâ-yı nefs, kişiyi meş'um günahlara sürükler.

— Onlar, evvelâ indirilen âyetlere nasıl iman etmemişlerse biz, kendilerinin kalblerini ve gözlerini ters çevirerek, azgınlıkları içinde serseriyâne bırakmış bulunuyoruz. (26)

Allah'ın has kulları, kalbin doğru yoldan çıkmasından çok korkarlar. Onun, Allah 'dan başkasına meyletmesini önlemek için gayret sarfederler. Allah bu kişiler hakkında buyurur :

— Onlar kalblerin ve gözlerin dehşetle döneceği günden korkarlar. (27)

Allah herbirimizi ibret alanlardan, tehlikeli fikirlerin zuhurunda doğruyu bulanlardan ve kalbini ıslah edenlerden eylesin.

SORU : Bu izahlarınızdan kalbin çok mühim bir uzuv olduğu anlaşıldı. Şimdi kalbin mâruz kaldığı âfetleri ve onun ıslah çarelerini açıklar mısınız?

CE VA P : Kalbin ıslahına yarayan esaslar bu kitabın hacmine sığmayacak kadar çoktur. Âlimlerimiz bunları uzun uzun yazmışlardır. Buna göre kalbin doksan küsur güzel duyguya sahip olması, doksan küsur kötü duygudan uzak kalması gerekir. Ayrıca bir bu kadar da bunlardan meydana gelen iyi ve kötü duygular vardır. Dînî esaslara bağlı olup gaflet uykusunu terkeden bir kimse için bunları öğrenip tatbik etmek zor değildir. Bunları İhyâ-ül-Ulûmüddin v.s. gibi kitaplarımızda etraflıca açıklanmıştır. Burada kısaca üzerinde durulacaktır.

Dört şey insan ruhûnu mahveder. Kalbden insanlık duygularını siler-süpürür. Bu dört âfet UZUN EMEL,ACELECİLİK. HASET ve KİBİR'dir. Buna karşılık dört şey de kalbi ıslah eder, onda insana has güzel huyların yerleşmesini sağlar. Bunlar da UZUN EMELE KAPILMAMAK, HERŞEYDE İTİDAL GÖSTERMEK ve TAVSİYE ETMEK, ALÇAK GÖNÜLLÜ OLMAK'tır. İşte kalbi insanileştiren veya canavarlaştıran esaslar. Bunları öğrenmek ve gereğini yapmak herkesin üzerine farzdır.


(1) İmran Süresi, ayet: 186

(2) İmran Süresi, âyet: 120

(3) Nahıl Süresi, âyet: 128

(4) Câsiye Süresi, ayet: 19

(5) Talâk Sûresi, âyet: 2-3

(6) Ahzab Süresi, ayet: 70-71 bir kısmı

(7) Ahzab Süresi, ayet: 70 - 71 bir kısmı

(8) Kur'anda birçok âyetlerde

(9) Mâide Süresi, âyct: 22

(10) Hucürât Süresi, âyet: 13

(11) Yûnus Sûresi, âyet: 61 - 64

(12) Meryem Süresi, âyet: 72

(13) Leyl Süresi, âyet: 17

(14) İmran Süresi, âyet 133

(15)) Nisâ Suresi, âyet: 131

(16) Bakara Süresi, âyet: 41

(17) Bakara Süresi, ayet: 281

(18) İmran Süresi, âyet : 102

 (19) Mâide Suresi ayet: 93

(20) Nûr Süresi, âyet: 30

(21) Mü'min Süresi, âyet: 19

(22) Kâf Süresi, âyet: 18

(23) Mü'min Süresi, âyet: 19

(24) Bakara Süresi, âyet: 34

(25) Âraf Süresi, âyet: 176

(26) En'am Süresi, âyet: 110

(27) Nûr Süresi, âyet: 37

 

Abidler Yolu, İmam-ı Gazali 






 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder